replika telefon ve ortacag felsefelerim


replika telefon ve ortacag felsefelerim sizlere en güzel bilgileri yazan gece gündüz demeden replika telefon diyorki Varlığın düzenindeki üst ile alt ilişkileri, ona göre bir ile çokluk, “aynı" ile “başka' arasındaki ilişki terimleriyle kendisini ifade etmekledir. Gerçek, üç ayrım düzlemine göre üçe ayrılır; En yüce birlik veya Tanrı olan sema-üslü düzlem; Tanrı tarafından ilk yaratılan ve değişime açık ilk varlık olduğu için ilk ölekiliğin görüldüğü -ki bu ilk ötekilik ilk çokluktur- sema düzlemi veya melek; son olarak da bizim de bulunduğumuz ve tam anlamıyla çokluğun hüküm sürdüğü sema-altı düzlem veya cisimler dünyası. Ötekilikte, sonra da çoklukta birlik olarak ne varsa Monad’dan gelir. Demek ki bütün varlık ondan gelir; çünkü sade ve değişmez olan tek şey odur; hiçbir zaman aynı halde
kalamayan geri kalana gelince o da var değildir; Sola monas est, id esi sobs Deus vere existit, id est simpliciter et immutabiliter ens; caetera autem non suiu, quia nunquam in oedem statü persistunt.
Tamamen sade olan Monad çokluğu üretir, ama birliği doğurur. Doğurduğu bir başka kendidir, yani Oğul’dur ve Baba ile Oğul’dan Kutsal-Ruh’u doğuran da başka bir kendidir. Asclepius’un yazarı şunu kaleme alırken bu noktadaki gerçeği görmüş gibidir; “Yüce Tanrı ikinci bir Tanrı yapmıştır; onu tek oğlu gibi sevmiştir ve ebedi lütfuyla ona oğul adını vermiştir.replika telefon” Yapmış yerine doğurmuş deseydi, ifadesi mükemmel olacaktı. Alain, Asclepius gibi Hermes Trismegistos’a atfettiği, fakat günümüzde ortaçağa ait olduğu kesinleşen başka bir eserde bu kez tam kendisine göre olan ikinci bir ifade bulmuştur. Bu eser, yirmidört filozofun Tanrı’nın yirmi dört farklı tanımını sundukları Liber Hermetis'tir. Alain, kendisinden sonra sıkça kullanılacak olan ifadeyi burada bulmuştur; Monas gignit monadem et in se suum rejlectil ardorenr, bunu şu şekilde yorumlamıştır; Monad doğurursa, bu ancak bir Monad olabilir, bu da Oğul’dur ve kendi ateşliliğinin kendisine yansıdığı eklenir, çünkü Kutsal-Ruh, Baba ve Oğul’-dan doğmuştur (Teoloji Maximleri, lll).
Bu ifadeden. Alain’in aynı metinden alıntıladığı daha da ünlü başka bir ifade çı-karsanmıştır. Başka bir kendi olan bir birliği doğuran Monad, kendisi bir başlangıca ve bir sona sahip olmadan hem kaynak hem de gayedir. Kaynak ve gaye olması dolayısıyla her şeyi saran bir çembere benzemektedir; bir noktadan ibaret olan merkez ;embere göre ne ise her varlık da ona göre öyledir; demek ki şunu söyleyebiliriz; De-is esi sphaera intelligibilis, cujus centrum ubique, circumjerentia nusquam (Teoloji Aaximleri, Vll). Alain de Lille’in verdiği anlamdan başka bir anlam yükleyen Pascal sa-'esinde popüler hale gelecek olan bu ifadeyi Rabelais, Tiers Livre [Üçüncü Kitap], bö-[im XIirde, Hermes Trismegistos’a atfetmiştir; yüzyıllara dağılmış halde, Pierre Ra-aus, Pierre Charron, Giordano Bruno ve başka birçok yazarda bu ifadeye rastlamak-Hyız. Vollaire, bu ifadenin Timaios da Locres’tan geldiğini ileri sürmüştür; fakat Pas-
cal bunu on farklı eserde okumuş olabilir ve gerçek kaynağı ise ortaçağın alçakgönüllü bir apokrif metni olan, sözde Hermes’e ait Liber XXIV philosophorum’dur iFiIozoJla-nn XXIV Kitabı].
Kusursuzca sade bir Birlik, neyse odur; Omne sinıplex esse suum, el id quod esi, unum habef, o hiçbir şeyin öznesi olamaz, o saf bir şekildir ve bu şekil olan Tanrı gibi o da her şeyin nedenidir, haklı olarak her şeyin şeklini ondan aldığı söylenir; Cum Deus forma dicalur, quia omnia injormat, et omnibus esse donat, rede omne esse a forma esse dicitur. Bu anlamda Tanrı, olan her şeyin varlığıdır, çünkü bunlara neden olan odur, fakat hiçbir şey Tanrı’nm varlığı değildir, çünkü Tanrı’ya katılan hiçbir şey yoktur. İlahi şekil “en üstün şekirdir; her şeyin şekli olarak hiçbir şeyden şekil almamıştır. Bu ilkeleri temel alan Alaın, Tanrı hakkında konuşurken gözetilmesi gereken dil kurallarını ayrıntılı bir biçimde vermiştir; sonra da ilahi kadir-i mutlakı (bu konuda gerçeğin hepsinin mümkün olup olmadığı şeklindeki önemli soruya değinmiştir, Reg, L1X), inayete yönelik geleceklerin ilişkilerini, bundan sonuç olarak ortaya çıkan zorunluluk türünü, doğal iyiliğin, iyiliğin ve bilerek işlenmiş kötülüğün doğasını —ki bu da onu günah, hidayet, Mesih ve dinsel kutsamalar (sacrementum) sorununa götürmüştür— tanımlamıştır. Alain nedensellik hakkında on kuralla sonuca bağlamıştır ve hangi anlamda —ya felsefe, ya teoloji ya da her iki bilimde— bunların geçerli olduğunu belirlemiştir. Bu Kuralların (Bölüm CXXV) sonuncusu, olumlaması bütün diğer nedenleri kapsayan tek bir nedenin -birlik— varolmasıdır: haec causa est unitas; om-nem enim proprietatem unitas comitatur. Sokrates’in insanlıktan dolayı bir insan olduğunu söylemek, bu insanlığa eşlik eden birliğin biridir demeye gelir; onun beyaz olduğunu söylemek, bu beyazlığa bitişik birliği atfetmektir ve öznenin diğer özellikleri için de aynı şey ğeçerlidir; belki bireysellik bunların dışında tutulabilir, çünkü bir olmak zaten onun hakkıdır. Alain, incelemenin bir ucundan diğerine bu aksiyomatik tarzı sürdürmüştür. Burada soyut ifade haline indirgenmiş ve kesin bir şekilde birbirinden sonuç olarak çıkan önerme zinciriyle hareket eden, bir olası teoloji türü fikri bulunmaktaydı. Boetius ve Liber de Causis [Nedenler Kitabı], bu yöntemin önerilmesi konusunda hemfikirdi ve Aristoteles de bir başkasını önerecekti; bu yeni yöntem daha esnek ve daha serbest olduğu için sonunda onun yerine geçecekti.
Alain de Lüle, ününü çok farklı türden iki esere borçludur: Anticlaudianus ve Doğanın Yas Tutması Üzerine. Rufinus adlı bir şiirinde şair Claudian, vali Rufinus’u yoldan çıkarmak ve böylece mahvolmasını sağlamak için bütün kötülüklere başvurur; bunun tersine kendi şiirinde Alain, Doğanın mükemmel bir insan görmek istediğini ve onu eğitmek için de bütün bilimleri ve bütün erdemleri yardıma çağırdığını
tır) olması da buradan kaynaklanmaktadır; bu şiirin başardı aleksandrenlerini„ utanmadan takıp takıştırdıkları eski klasik kalıntılardan başka şiirsel bir yönleri yoj^ tur. Eser o dönemin beylik okul kalıplarıyla doludur; Yaratıcının emri üzerine yara, tılması gereken bu mükemmel insan ruhu fikrini veren Noys’u burada unutmamak gerekir (Vl:8).
Doğanın Yas Tutması Üzerine başlığı, eserin başında anlatılanlardan gelmiştir; burada Doğa, oğlancıların kendisine karşı işledikleri suçlardan yakınmaktadır. Bu eser, Boetius’un Felsefenin Tesellisi'sini taklit ederek düz yazının ve uyakların karışık bir şekilde sunulduğu chantejable tarzında kaleme alınmıştır. Edebi eser olarak örnek aldığı eserden, halta Bernard Silvestre’in Dünyanın Evrenselliği Üzerine adlı eserinden aşağıdır; fakat esere hâkim olan alegorik Doğa figürü belli bir görkemden yoksun değildir ve Alain de onu konuşturacak veya ondan bahsedecek hoş vurgular bulmuştur. Burada kendi döneminin en derin ve en yaygın kanılarının ifadesi bulunmaktadır. Doğanın Yas Tutması Üzerine’de göründüğü şekliyle Doğa, varlıkların çokluğunun fışkırdığı tükenmek bilmez bereketi tam olarak temsil etmektedir. O, evrensel hayatın kaynağıdır ve aynı zamanda bunların nedeni olduğu gibi, bunların kuralı, yasası, düzeni, güzelliği ve gayesidir de. Bu yüzden Tanrı’ya boyun eğme koşulu unutulmadığı sûrece, Doğa’nın eserleri ne denli övülse ve yüceltilse azdır. Alain, bu alegorik figürle,
XII.yüzyılın “Hıristiyan natüralizmi” olarak adlandırabileceğimiz şeyi, Tann’nın işçisi olarak tasavvur edilen doğadan oluşan güçlü gerçekliğe ilişkin yoğun duyguyu hissedilir bir şekilde ifade etme kıvancına sahiptir. Eserlerini tasvir ederken kendisiyle çok iftihar eden Doğa, Yaratıcısına yöneldiği an alçakgönüllüdür: “Onun işlemi tektir, benimkisi ise çoktur; onun eseri kendisine yeter, benimkisi ise dağılır; onun eseri hayran edicidir, benimkisi ise değişkendir;... O yapıyor ve ben yapılmış oluyorum; O bir işçi, ben de onun eseriyim; o yoktan meydana getiriyor, oysa ben eserimin maddesini ondan dileniyorum; o kendi adına meydana getiriyor, oysa ben onun adına meydana getiriyorum.” Zaten bu yüzden Tanrı’ya bağlı olan doğa bilimi. Tanrı biliminin yargı yetkisini kabul etmelidir: “ilahi bilim gözünde gücümün acz olduğunu öğrenmek için, ... sadakatiyle sizin rızanıza benim kesin nedenlerimden daha çok hak kazanan teoloji bilimine başvurun. İmanın öğrettiği şeylere göre, insan doğma eylemini bana borçludur, fakat yeniden doğmayı Tanrı’nın otoritesine borçludur.” Teoloji ve Doğa bazen farklı düşünebilir, fakat asla birbirine zıt düşünmezler. Özellikle yöntemleri ters yönde gelişir: Doğa akıldan imana giderken teoloji imandan akla gider; “Ben inanmak için biliyorum, oysa o bilmek için inanıyor; ben bilerek razıyım, o razı ola-

rak biliyor” der Doğa. Burada orijinal bir şey yoktu; böylesi satırlar, doğayı Tann’nın hikmetine bağlı kılmanın onu küçültmekten çok yücelttiğine inanılan bir dönemin zihniyetinin ifadesi değerindedir yalnızca. Alain’in edebi ifadelerle özetlediği kozmogoni için de aynı şeyler geçerlidir: Timaios’un Demiurgos’u gibi Doğa, ilahi İdea modelini gözden kaçırmadan çalışmaktadır. Jean de Meung, Gülün Romanı’mn gelişmelerini beslemek için geniş bir şekilde Doğanın Yas Tutması Üzerine'den yararlanacaktı ve iki eserin de zihniyeti aynıdır demek için acele etmezsek bunların benzer olduğunu gösteren bir işaret bulabiliriz.
Alain de Lille’e atfedilen eserler arasında, tarihin asıl yazan Nicolas d’Amiens’e iade ettiği De arte calholicae gidei iKatoIik İnanç Sanatı Üzerine] adlı üstün nitelikli bir teoloji incelemesi bulunmaktadır.replika telefon Buradaki yöntembilimsel kaygılar, Alain de Lille’in Teoloji Maksimleri’ndeki SLinduğu yönteminden daha ileriye götürülmüştür. Nicolas d’Amiens, mezhep sapkınlarının otoriteyi temel alan savlan hiçbir suretle göz önünde bulundurmadıklarını ve Kutsal Metnin şahitliğini hiç umursamadıklarını bilmektedir. Bu tür muhaliflere karşı başvurulacak tek kaynak akıldır. İşte bu yüzden “imanımızın lehindeki olası nedenleri özenle düzene koydum ve peygamberliklere ve Incil’e inanmayanların burada en azından insani nedenlerden dolayı yol bulmaları için açık zihniyetlerin geri çeviremeyecekleri nedenler sundum” demiştir. Nicolas d’Amiens, bu nedenlerin imana tamamen nüfuz edebileceğine ve onu aydınlatacağına inanmamaktadır, fakat inanmak için sunduğu bu nedenleri ikna edici bir şekilde düzenlemek istemiş ve bu yüzden belli bir niyet düzenine göre bunları, tanım, ayrım ve önerme zinciri olarak sunmuştur. Eserin genel planı Scotus Eriugena ve Anselme de Laon’un izledikleri ve Pierre Lombard’dan itibaren en azından genel hatlarında geleneksel bir hal kazanacak olan bir plandır: Tanrı, Âlem, Meleklerin ve insanların Yaratılışı, Kefaret, Kutsamalar ve Diriliş. Fakat Nicolas d’Amiens, bu sunuşun ayrıntısında tartışılmaz bir özgünlük sergilemektedir. Bütün eseri, tanımlara, postulatlara ve aksiyomlara dayanmaktadır. Tanımlar, terimlerin anlamlarını belirlemektedir: Neden, töz, madde, şekil, vs.; postulatlar, ispatlanamaz hakikatlerdir; aksiyomlar, ortaya konduklarında itiraz kabul etmez şekildeki önermelerdir. Bu ilkelerden itibaren Nicolas d’Amiens, az çok Descartes’ın Tann’nın varlığının kanıtlarını düzenlemesi veya Spinoza’nın Etik eserini sunması gibi, kıyaslı ispatlar ve önermeler silsilesini kurmaktadır. XIII. yüzyıl, rasyonel ispatın gerekleri konusunda bundan daha canlı bir anlayışa şahit olmayacaktır, ama kutsal bilimin idealini de bir theologia more geometrico demonstrata olarak tasavvur etmeyecektir.
Nicolas, eserine Eukleides’çi bir yön vermekte başarılı olmuştur. Bu yöntemin


tanışılmaz bir avantajı gereksiz açıklamaları ortadan kaldırmasıdır. Son derece k, beş kitaba ayrılmış olan Nicolas’ın teolojisi bir dizi tanımla başlar (neden, töz, mad de, şekil, hareket, vs.); sonra üç postulat ve yedi aksiyomu ortaya koyar, bundan sonra da geometrinin olağan kurallarına göre teoremlerini inşa etmek kalır; Quidquij est cansa causae est cansa causati; Nihil seipsum composuil vel ad esse perduxii; Neque snbjecta materia sine forma, neqne forma sine subjecta materia actu esse potest. Bu ilkuç teorem, bu tür bir ispat konusunda fikir verebilecek olan bir sonraki ispata götürür: “Composüionem formae ad mateham esse cansam substantia. Gerçekten de töz, madde ve şekilden yapılmıştır. Demek ki madde ve şekil, birinci postulattan dolayı tözün bileşiminden sorumludurlar (yani Cnjnshbel compositionis cansam componentem esse). Aynı şekilde biraz önce ispatladığımız gibi ne şekil maddeyle bileşmeden fiili olarak varolabilir ne de madde şekille bileşmeden varolabilir (yani 4. Teorem). Demek ki şekil ve madde, şu anki varoluşlarını bileşmelerine borçludurlar; demek ki bunların bileşimleri varoluşlarının nedenidir. Fakat varoluşları tözün nedenidir; demek ki birinci teoremden dolayı şekil ve madde bileşimi, tözün nedenidir; çünkü qnidqnid est cansa cansae est cansa cansati."
Teoloji alanında bu geometri yönteminin geleceği olmasa da, onu düşündürmüş olan kaygılar varlıklarını sürdürecekti. Hıristiyanlara seslenen bir Hıristiyan olarak Katolik öğretiyi sunmak bir şeydir, bunu Hıristiyan inancını savunmayanlara kabul ettirmek başka bir şeydir. Nicolas d’Amiens bunu yeterince bilmekteydi. Müslüman-1ar Hıristiyanlara silahla saldırıyorlar, fakat ben onlara zor yoluyla cevap veremem, diye gözlem yapmıştır hüzünlü bir şekilde. Eskiden Yahudiler ve paganlar mucizeler sayesinde dine kazandırılmıştı; fakat bunu yapabilme lütfuna sahip değilim, diye saptar alçakgönüllü bir şekilde. Demek ki geriye yalnızca Kutsal Metnin otoritesi kalır, fakat onu reddeden kâfirlere ve onu bozan mezhep sapkınlarına karşı ne işe yarar? Demek kı genel olarak farklı iman düşmanlarını ikna etmek için evrensel olarak geçerli bir rasyonel teknik gerekmektedir. Roger Bacon’un Opns majıts’unu [Büyüb Yapıt] Papa IV. Clementius’a, ithaf etmesi gibi, Nicolas d’Amiens de Papa lll. Clemenl’a Katolik imanın bir Ars’ını, yani imanın doğasının mümkün kıldığı ölçüde eksiksiz Hıristiyan hakikatinin rasyonel açıklama tekniğini, ithaf edecekti. Kiliseyi dünya çapına yayacak, bütün insanlar için geçerli olacak ve bundan dolayı da her şeyi imandan beklemeden ve güce bel bağlamadan bir Hıristiyan ispat Sanatını (Art) oluşturma arzusu, Raymond Lulle’ün Ars magna’sına [Büyük Sanat) ilham kaynağı olacaktır. Nicolas d’Amiens’inin alçakgönüllü eseri bunun önbelirlisi gibidir; bu da onun en büyük değeridir.
ALAIN DE LILLE. - CEuvres in Migne, Paır. lal., c. CCX. - M. Baumgartner, Die Philosoplıie des Alanus de Insulis im Zusammenhang der Anschauungen des 12 Jahrlıunderts dargestellt, Münster i. Wertf., 1896, - J. Huizinga, Ueber die Verknûpfımg des poelischen mil dem ûteoh-gischeıı bei Alanus de Insulis, in Memoires de lAcademie royale des Sciences de Hollande, c, 74, seri B, no 6; Amsterdam, 1932.
NICOLAS D’AMlENS. - Ars catlıolicae/idei. De arle seu articulis calholicae/idei adıyla Alain de Lille’in eserleri arasında yer almaktadır, in Migne, Paır. lal., c. CCX, kol. 595-618.

Daha önce de belirttiğimiz gibi ortaçağ, verili bir döneme ait beşeri bilgilerin tümünü özetleyen ve sınıflandıran bilimsel eser tipi fikrini klasik antikçağdan miras almıştır. Bu, günümüzde Ansiklopedi olarak adlandırdığımız şeydir. Varro’nun 25’i beşeri konuları 16’sı ilahi konuları ele alan 41 kitaptan oluşan (MÖ 116-26) Anitiquites’si lAnlikUeler] günümüzde kaybolmuş bulunmakladır; fakat Aziz Augustinus, bunları bilmekleydi, hatta bol miktarda kullanmıştı ve Hıristiyan Eğitimi Üzerine]adlı eserinde Kutsal Metnin anlaşılması için gerekli tüm bilgileri kapsayan, Hıristiyanların kullanımına yönelik bir derleme yapılmasını çok arzuladığını belirtmişti. Ortaçağ bıkıp usanmadan bu dileği yerine getirmeye uğraşıp durdu. Yüzyıldan yüzyıla bütün beşeri bilginin külliyatını oluşturan veya bunları tekrardan meydana getiren derlemeciler hep varolmuştur. Isidore de Seville’in (ölüm 636) Origines’si [Kökenler] veya Etymo-logies’si [Etimolojiler], kelimenin tam anlamıyla prototipi olduğu bu dizinin ilki olmuştur. Onu, Varlıkların Doğası Üzerine’siyle Muhterem Bede izler (674-735). IX. yüzyılda Raban Maur (ölüm 856), De rerum naluris’ini [Varlıkların Doğası Üzerine] kaleme almıştır. XII. yüzyılda aynı tarzdan birçok eser meydana gelmiştir ve bunlar, okuduğumuzda o dönemde evren ve yapısı hakkında sahip olunan genel görüşü hemen hemen kesin bir şekilde tasavvur etmemizi sağlamaktadır. Bunların her biri kendilerine özgü nitelikler sergilerler, fakat ayrıştıkları noktada bile hepsinde ortak olarak bulunan bazı unsurları öne çıkarırlar. Demek ki XII. yüzyılın birinci yarısına ait olan ve örneğin Honorius Augustodunensis (veya Honorius d’Autun) adıyla bilinen gizemli bir şahsiyete atfedilen De imagine mundi’de [Dünyanın Görünümü Üzerine] görülen şekliyle, XII. yüzyılda görülen dünyanın bu dünya panoramasına bir göz almakla
Dünya nedir? Mundus dicitur quasi undique molus: mundus kelimesi veya dünya limesi “her yer hareket halinde" anlamına gelmekledir, çünkü o kesintisiz bir hare|<e| içindedir. Dünya, içi bir yumurtanın içi gibi ayrılmış olan bir toptur; yumurta saris, nın ortasındaki yağ damlacığı Dünya’dır; yumurtanın sarısı buharlarla dolu olan havj bölgesidir, yumurtanın beyazı esirdir, dünyanın kabuğu da gökyüzüdür. Dünyanın başlangıcı. Tanrı tarafından yaratılmasıdır, ilk başta, zamanın başlangıcından önce dünya ilahi düşüncede tasavvur edilmiştir; Bu tasavvur, dünyanın arketipinı meydana getirmiştir. Sonra algılanır âlem, arketipinin suretine uygun olarak maddenin içinde yaratılmıştır. Üçüncü olarak altı günlük eserle, türleri ve şekilleri elde etmiştir. Dördüncü olarak, zaman içinde sürmeye başlamış, her varlık orada aynı türden başka varlıkları meydana getirerek çoğalmıştır; bu da tarihinin beşinci ve son perdesine, yani zamanın sonuna gelinceye kadar böyle devam edecek, o anda dünya son bir dönüşümle Tanrı tarafından yenilenecektir.
Şu anki haliyle dünya, dört elementten müteşekkildir. Burada element hem hyk (madde) hem de bağ (ligamenl) anlamında kullanılmıştır. Gerçekten de toprak, su, hava ve ateş, maddedir; ki her şey ondan meydana gelir; bunlar hiç durmayan bir deveranla birbirine bağlıdırlar. Ateş havaya dönüşür, hava suya, su toprağa, sonra da sırasıyla toprak suya, su havaya ve hava da ateşe. Her element bir diğeriyle ortak iki niteliğe sahiptir ve şöyle diyebiliriz ki bu ortak unsurlar sayesinde bunlar el ele tutuşmaktadırlar. Soğuk ve kuru olan toprak suya soğuk yönüyle bağlıdır; soğuk ve ıslak olan su, havayı ıslaklığıyla tular; ıslak ve sıcak olan hava ateşe sıcaklıkla bağlanır; son olarak da sıcak ve kuru olan ateş de kuru olmasından dolayı toprakla eşleşir. Elementlerin en ağırı olan toprak, aşağı dünyada bulunur; daha hafif olan ateş en yüksek yerde bulunur; su toprağın yanında, hava da ateşin yakınında bulunur. Toprak, insanlar ve hay\'anlar gibi yürüyenleri alır; su balıklar gibi yüzenleri; hava kuşlar gibi uçanları; ateş, güneş ve yıldızlar gibi parlayanları alır.
Merkezde bulunduğu için topraktan başlamak gerekir. Toprak yuvarlak şekildedir. Yükseklen bakacak olursak dağları ve vadileri elimizde tuttuğumuz büyük bir topun pürtükleri kadar dahi hissetmeyiz.replika telefon Toprağın çevresi 180.000 stade’dır (180 metrelik bir ölçü birimi), yani 22.500 mildir (Roma yeryüzü stadı ve mili olarak 33,750 kilometre). Dünyanın lam merkezine yerleştiğimizde, dünyanın ilahi güç dışında hiçbir şeyin üzerinde durmadığını görürüz. Zaten Kutsal Metinde şunları okuruz (Mez-murlar [Zebur] Clll:5): Benden korkmayın, der Rabb, ben ki boşluğun içinde dünyayı aslım, çünkü dünya onun dengesi üzerine kurulmuştur. Başka bir deyişle her element gibi oprak da onun ayırt edici niteliğine uygun yerde bulunmaktadır. Okyanusu bir ke-

mer gibi onu sarar, içinden doğal kuruluğunu yumuşalan su kanalları geçer; Bu yüzden eşliğimiz her yerde su buluruz.
Dünyanın yüzeyi, beş alana veya daireye ayrılır. En üç iki alan, soğuktan dolayı ikamei edilemez yerlerdir; çünkü güneş oraya hiç yaklaşmaz; ortadaki alan, sıcaklıktan dolayı ikamet edilemez bir yerdir, çünkü güneş oradan hiç uzaklaşmaz; iki orta alanda ikamet edilebilir, çünkü komşu alanların soğuk ve sıcak oluşu sayesinde buraların iklimi ılımandır. Bu bölgelere şu isimler verilir: Kuzey daire, gündönümü dairesi, mevsim dönümü dairesi, pus dairesi ve güney daire. Bildiğimiz kadarıyla gündö-nûmsel (solstitialis) daire insan tarafından ikamet edilen yerdir. Demek ki o ikamet edilir yeri oluşturmaktadır. Bu ikamet edilebilir alan üçe ayrılır: Avrupa, Asya ve Afrika.
Asya, adını bir kraliçeden almıştır. Yeryüzü Cennetinden yola çıkıldığında doğudaki ilk bölgedir. Bu Cennet, mutluluk mekânıdır, fakat insan oraya ulaşamaz, çünkü etrafında göğe kadar yükselen altından bir duvarla çevrilidir. Burada Hayat Ağacı bulunur; onun meyvesinden yiyebilen kişi ölümsüz olur ve yaşlanmaktan kurtulur. Aynı zamanda orada dört nehre ayrılan bir kaynak bulunmaktadır. Bu nehirler Yeryüzü Cennetinin altına girdikten sonra başka mekânlarda ortaya çıkarlar: bunlar Ganj, Nil, Dicle ve Fırat’tır. Yeryüzü Cennetinden yola çıkınca birçok çöl bölgesine rastlanır ve buralar üzerlerinde bulunan yılanlardan ve yırtıcı hayvanlardan dolayı keşfedilemez. Sonra, kuzeyde Kafkasya’da doğan, sonra da güneye doğru ilerleyip sonunda da Kızıldeniz’e akan Indus nehrinden adını alan Hindistan gelir. Bu nehir Hindistan’ı Batı’dan ayırdığı için ona Hint Okyanusu adı da verilir. Orada, üzerinde on kentin bulunduğu, yılda iki yaz ve iki kış yaşanan bir iklime sahip Taprobane (Seylan) gibi adalar vardır. Orada bitki örtüsü süreklidir. Orada bir de Chrisa (Japonya) adası bulunur; burası altın ve gümüş bakımından zengin bir topraktır; o adada ejderhalarından ve kartal kanatlı aslanlarından dolayı ulaşılamayan altından dağlar da bulunur. Hazar denizinin adını aldığı Hazar dağı (Kafkasya) Hindistan’dadır. Bu ikisi arasında Büyük İskender’in hapsettiği kıyıcı halklar olan Gog ve Magoglar [Yecüc ve MecücIer] bulunur. Bunlar insan yerler. Hindistan’da 44 bölge vardır ve orada birçok halk yaşar. Dağlarda, iki arış boyunda olan, turnalarla savaşan, üç yaşında üreyen ve sekiz yaşında yaşlanan Pigmeler yaşar. Karabiber onların ülkesinde yetişir. Karabiberin doğal hali beyazdır, fakat yılanları kovmak için yangın çıkarmak gerektiğinden karabiber kararmıştır. Bu ülkede nice tuhaf halklar vardır! Örneğin oniki arış boyunda olan Macrobienler bulunur; bunlar aslan gövdeli ve kartal kanatlı griffonlarla savaşırlar. replika telefon yazdı ve sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder