Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- reklam panosu fiyatlari
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Cep Telefonu Modelleri
- Seo Fiyatlari
- Seo Çalişmasi
- Spot İphone
- Spot Samsung
- Spot Telefon
- replika samsung s4
- replika samsung note 3
- replika samsung s5
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- Cuval
- Big bag
- replika telefon ve google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- Samsung İphone Cep Telefonu Modelleri
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus > Ucuz Fiyatlari
replika telefon ve ortacag felsefeleri
replika telefon ve ortacag felsefeleri evet arkadasalr bugün en güzel bilgileri yazan replika telefon diyorki Onun bilgi teorisi, daha önce Abelard’ın yaptığı ve günümüzde psikoloji temel elkitaplarında yapıldığı gibi psikolojik anlamda yorumladığı Aristotelesçi soyutlama teorisidir. Ona göre, soyutlamak ayrı olarak ele almak için gerçeğin bir unsurunun üzerine dikkati yoğunlaştırmak anlamına gelmektedir. Örnek soyutlama türü, gerçeğin karmaşık edimlerini akıl aracılığıyla ayırt ederek, aslında birbirine karışmış durumdaki farklı edimler olan noktayı, çizgiyi ve düzlemi ayrı ayrı “ele alan” matematiktir. Yalnızca mantıkla ilişkisi içinde bilinen bu öğretinin, Abelard, Salisburyli John, Isaac Stella ve Hugues de Saint-Victor gibi çok farklı kişilikler tarafından kabul edilip yorumlanması dikkat çekici bir durumdur. Aristoteles’in mantığının başarısı, XIII. yüzyılda eserlerinin Latinceye çevrilmesiyle felsefesinin ulaşacağı zaferin yollarını hazırlamıştır.
Hugues de Saint-Victor, idrakin olağan güçlerine sahip çıkan bir felsefeyi bir mistikle taçlandırmıştır. Yine de bu mistik, olağanüstü tecrübeler veya esinlemelerden çok doğal şeylerin alegorik yorumlarını aramaya ve içe dalışla ruhu içsel huzura ve mutluluğa götürmeye yöneliktir. Tufanın suları üzerinde yüzen Nuh’un gemisi gibi ruh da dünya okyanusu üzerinde yüzmektedir; ahlak bozukluğunun geçmesini ve tufanın durmasını beklerken gemide kalmalıyız; daha sonra, yani dış dünyanın faniliği ve içsel insanın da bozulmuşluğu kalmayınca buradan çıkacağız; aralıksız huzura ve Tann’nın evine gireceğiz.
Hugues de Saint-Victor’un eseri, içeriği bakımından ele alındığında, üzerinde durmamızı hak etmekledir. Ayinler Üzerine iç düzeni ve boyutlarıyla dikkat çeken bir teolojik külliyattır. Bu eserde bütün dünya tarihi bulunmaktadır ve bu tarih dünyanın kritik anlarını gösteren iki büyük olay —yaratılış ve yeniden düzenlenmesi- etrafında düzenlenmiştir; Varolmayan şeylerin sayesinde meydana geldiği yaratılış, yani dünyanın bütün unsurlarıyla oluşumu; yok olan şeylerin yeniden meydana gelmesini sağlayan yeniden düzenleme, yeniden yapılanma işi, yani Söz’ün lecessümü ve dinsel kutsama edimleri (sacramentum). Kutsal Metinler, yeniden yapılanma eserini, dindışı bilimler Yaratılış eserini konu alırlar. Bununla beraber Kutsal Metin, âlemin nasıl yaratıldığını açıklamak durumunda kalmıştır; çünkü düşüşünü [ilk günahı] anlatmadan insanın kefaretini, yaratılışı anlatmadan da düşüşü açıklayamayız. Aynı zamanda dünya insandan dolayı meydana getirildiği için insanın yaratılışını anlatabilmek için bütün âlemin yaratılışını açıklamak gerekir; Kutsal Metnin anlattıklarını aklın yorumlarıyla aydınlatabiliriz. Aslında Hugues de Saint-Victor, önerdiği yorumlarda Aziz Augusiinus’ian ilham almış ve bunları gerçekten minimuma
Augustinusçuluğu onu daha ileride Descartes’ın savunacağı noktalara benzer noktalara götürdüğü için yaptığı az sayıdaki yorum özel tatlar taşımaktadır. Özellikle ortaçağda çok işlenen Azız Augustinus’un (.Soliloquia, 11:1, l), daha sonra da Scotus Eri-ugena’nın Doğanın Bölümlenmesi Üzerine’sinde (l:50) ele aldığı, ondan da Heiric d’Auxerre’in alıp bir şerhinde kullandığı ve burada çok daha berrak görünen Cogito temasım işlemiştir. Hugues birinci bilgi olarak varoluşumuzun bilgisini ortaya koymaktadır. Varolduğumuzu bilmezlikten gelemeyiz; daha doğrusu ruh varolduğunu ve bir cisim olmadığını görmezlikten gelemez; bununla beraber her zaman varolmadığımızı ve bir başlangıcımız olduğunu da bilmekteyiz. Demek ki varlığımızı bir ilk var eden olmalıdır, o da Tanrı’dır. Bu çıkarsama, Midilations mitaphysiques'ıe [Metafizik Tefekkürler] izlenecek benzer yöntemleri haber vermektedir. Hugues de Saint-Victor’a göre, daha sonra da Descartes’m kabul edeceği gibi. Tanrı eşyayı doğru olduğu için istemez, bunun tersine Tanrı istediği için eşya doğrudur. “Her şeyin ilk nedeni Yaratıcının iradesidir; bundan önce herhangi bir neden onu bunu hareket ettiremez; kendisinden dolayı doğru olduğu için sonraki hiçbir sonuç onu doğrulamaz. Gerçekten de Tanrı’nın iradesi, istediği şeyler doğru olduğu için doğru değildir; tam tersine şeyleri istemiş olduğu için bunlar doğrudur ... Bu yüzden doğru olanın neden doğru olduğunu sorarsak haklı olarak şöyle cevap veririz: Çünkü bu, Tann’nın doğru olan iradesine uygundur. Ve neden Tanrı’nın iradesinin doğru olduğunu sorarsak, kendiliğinden kendisi olan ilk nedenin nedeni bulunmadığı cevabını veririz haklı olarak. Varolan her şey ilk nedenden çıkmıştır; o ise ebedi olduğu için hiçbir şeyden çıkmamıştır.”
Hugues’ün öğrencisi ve halefi olan Richard de Saint-Victorün (ölüm 1173) eserlerinin incelenmesi, ortaçağ felsefesi hakkında sahip olduğumuz bilgilerimize hiçbir şey eklemeyecektir, fakat bu kişi spekülatif mistiğin büyük isimlerinden biridir. Bazen söylendiği gibi Tann’nın varlığı hakkmdaki kanıtlara algılanır temeller getiren ilk kişi o değilse de. Aziz Anselmusün Monologum’unda yaptığından daha belirgin bir şekilde bu zorunluluğun altını çizmiştir. Yine de onun söylemine can verenin Ansel-muscu zihniyet ve Aziz Anselmus’un zihniyetinin ötesinde Aziz Augustinus’un zihniyeti olduğunu belirtmekte fayda var. Tann’nın varlığıyla ilgili bütün kanıtlar, algılanır alandan bir şeyler alıp kullanmaktadır; bu kanıtlar özellikle bu kullanılanlarla ayırt edilmektedir. Anselmus ve Augustinus için söz konusu olduğu gibi Richard’a göre de algılanır âlem, düşünceye değişken ve dolayısıyla ontolojik bir yetersizliğe sahip bir gerçeklik kavramı sunar. Bunun tersine de akıl, eksiksiz varoluşun hakkına sahip olan değişmez ve ontolojik olarak yeterli (essentia) gerçek kavramını buradan çıkar
sar. işte Richard de Sainl-Victor’da Tann’nın varlığının kanıtları bunlardır. De Trim tate adlı eserinde ebedi bir varlığın karşısına bir başlangıcı olan bir varlığı koyara]^ verdiği kanıtların, derecelerle ilgili kanıtın ve mümkünat fikriyle kanıtlamasının sunuşu, öylesine sağlam bir şekilde biçimlenmiştir ki bu da mistiğin aslında olağanüstü bir diyalektikçi olduğunu da göstermeye yeterlidir.
Richard aynı zamanda teoloji alanında aklı fazlaca kullanmıştır;replika telefon “zorunlu nedenler,” yani diyalektik olarak zorunlu nedenler arama hakkını talep etmiştir; hatta bunu Teslis dogması konusunda da istemiştir ve bu açıdan Aziz Anselmus’tan Duns Sco-tus’a uzanan güzergâh üzerinde yer alır. Teolojik eserini ruhun üstün melekelerine ilişkin bir teoriyle bitirmiştir; bu son bölümde kalbin arınması mistik bilginin olmazsa olmaz koşulu olarak sunulmuştur. Tann’yı ve algılanır güzelliğini önce doğa içinde aradıktan sonra, saf tahayyülü aşan ruh, tahayyüle akıl yürütmeyi ekler; Ruh, o an aklın yardımıyla tahayyüldedir; tahayyülün yardımıyla da akla, sonra saf akla (ra-ison), son olarak da aklın üstüne yerleşir. Bilginin en üst derecesinde, zaten genleşmiş ve yükselmiş olan ruh kendini kaybeder ve hidayetin yeryüzünde kendisine bah-şedildiği nadir anlarda çıplak hakikati içinde yüce Hikmetin ışığını temaşa eder.
Richard’m büyüık mistik eserleri, yani De praeparatione animi ad contemplationem [Ruhun ve Düşünmenin Hazırlanışı Üzerine] veya Benjamin minör [Küçük Benjamin] ve De gratia contemplationis [Tefekkürün Güzelliği Dzerine) veya Benjamin majör [Büyük Benjamin], ateşli sembolizmlerinden dolayı XIII. yüzyılın bazı öğretileri üzerinde derin bir etkide bulunacaktı. Aziz Anselmus’u Victorculara ve Aziz Bonaventure’e bağlayan kesintisiz bir zincir olduğu ve Bonaventure’nin eserinin bulunduğu yeni koşullar içinde bu geleneği devam ettirip ve yenilemekten başka bir şey yapmadığı söylenebilir. Adı pek bilinmeyen bir öğretiye işaret eden üçüncü bir Victorcunun bütün eserleri yayımlandığında bunu daha iyi göreceğiz; Thomas Gallus (Vercellensis öl. 1246). Saint-Victor’un teolojilerini sadece mistik incelemeler sıfatıyla özetlemek yanlış olur; Bu eserler geniş ve kapsamlı sentezlerinde insanın mane\b faaliyetlerinin her birine yer ayırmayı bilmişlerdir ve teolog ve mistiğin yanı sıra filozof da orada kendine yer bulmuştur. Victorcularda gerçekleştiği haliyle mistik ile akıl arasındaki bu yakın bütünleşme ve uzlaşma bizlere felsefi spekülasyonun elde ettiği zaferi en güzel şekilde göstermektedir. XII. yüzyılın sonlarında yalnızca dinsel hükümlerle yetinen teologlara ve saf otorite yöntemi taraftarlarına karşı imanın hizmetinde olan felsefelerin taraftarlarının davayı kazandıkları açıktır. Aristoteles’in bilimsel eserlerinin keşfi sayesinde kendisinde eksik kalan kavramlar ve ilkeler ortaçağ düşüncesine sunulur sunulmaz, büyük felsefi-teolojik sentezler derhal oluşabilecektir.
BERNARD de CLAIRVAUX. - CEuvres in Migne, Patr. lal , c. CLXXXll-CLXXXV, - E. Vacan-dard, Vie de scıim Bernard, abbi de C\aurvaux, 2 cilt, Paris, Gabalda, 1927 (8'- mille), - J. Sc-huck, Das religiöse Erlebnis beimlıl. Bernliard voıı Clairvaux, eiıı Beilrag zur Gesdıiclıic der dı-ristlischen Cotleserfalıruiıg, Wûrzbourg, 1922. - P. Rousselot, Pour l'lıisloire du problime de l'amour au moyen âge, Münster i. Wert[., 1908. - t. Gilson, La iheologie ıııvs(iqtıe de sniııı Bernard, Paris, J. Vrin, 1934.
GUİLLAUME DE SAINT-THİERRY. - CEuvres in Migne, Paır. lal., c. CLXXX. M.-M. Davy, Dıı trnilC de la vie solitaire, Epislola ad Fralres de Monte Det de Cuillaume de saiııt-Tlıierıy, 2 cilı, Paris, J. Vrin, 1940 (metin, çeviri ve dipnotlar). - A. Adam, Guillaume de Sainl-Tİnerry, sa vie el ses ceuvres, Bourg-en-Bresse, 1923. - L. Malevez, La dociriııe de l’imoge et de la connaissance mysticjue chez Cııillanme de Saiıu-Tlıierry, in Reeherches de sdence relieuse, c. XXII (i932), s. 178-205, 257-279.
ISAAC STELLA. - CEuvtes in Migne, Pair. lal., c. CXC1V. - P. Bliemetzrieder, Isaac de Slella, sa spiculation th^ologique, in Recberches de tlidoiogie andenne et medievale, c. IV (1932), s. 134-159.
ALCHER DE CLAIRVAUX; De Spiritu el aniına, Augıısiinus’un kabul edilmeyen eserleri arasında yer almakladır, in Migne, Palr. lal., c, XL, kol. 779-832. - Guillaume de Sainl-Tlıierry'-nin, Isaac Sıella’nm ve Alcher de Claurvaux’nun psikolojileri hakkında bkz, K. Werner, Der Emıviddungsgang der mittelalterlichen Psydıologie voıı Alctıis bis Alberius Magııus, 1876, s. 14-43.
HUGUES DE SAİNT-VİCTOR. - CEuvres in Migne, Patr. lal., c. CLXXV-CLXXVU. - A. Mig-non, Les origiııes de la scolastique et Hugues de Saint-Victor, 2 cilt, Paris, 1895, - H. Ostler, Die Psydıologie des Hugo von St-Victor, Münster i. Werıf., 1906. - F. Vernet, Hugues de Saiııt-Vic-lor, mad. İn Vacant-Mangenot, Dict. de ıheol., caıh. c. Vll, kol. 240-308.
RİCHARD DE SAİNT-VİCTOR. - CEuvres in Migne, Palr. lal., c. CXCV1. - J. Ebner, Die Er-Iıenntnislehre Ridiards von St. Vcttore, La vita, le öpere, il pensiero, in Memorie della R. Accade-mia naz. Dei Lincei (sc. Mor.), 1933, c. IV, s. 411-541. - A. M. Ethier, Le De Trnitale de Ridiard de Saint-Victor, Paris, J. Vrin, 1939.
THOMAS GALLUS (Thomas de Verceil, Vercellensis). - G. Thery, Tlıonıas Gallus, Aperçu biographique, in Ardıives d’histoire doctrinaJe et littiraire du moyen âge, cilı XII (1939), s. 141-208.
1203). Bu kişi buraya kadar gördüğümüz grupların hiçbirine aıi değildir. Onunla bir likce ortaçağ düşüncesine yeni-Platoncu etkiler sızmıştır ve hitap ettiği Batı âlemj XIII. yüzyılın âlemine çok benzemektedir. Alain, manastır okulu talebeleri için du şünmemektedir. Onun kaygıları bunu aşmıştır. O vaizlerin ulaştıkları geniş halk kıt-İçlerini hedeflemiştir; bundan dolayı da o vaizler için Ars praedicandi (Konuşma Sanatı} adlı eserini kaleme almıştır; De planctu naturae'yi [Doğanın Yas Tutması Üzerine] ona ilham veren ahlakın bozulmasına ilişkin olarak yazmış, Hıristiyanlığı tehdit eden Hıristiyan olmayan tarikatlara karşı ise yeni bir İrenaeus gibi De fide catholica contra haereticos’unun (Sapkınlara Karşı Katolik inanç Üzerine] dört cildiyle seslenmiştir. Onunla birlikte, dört yüzyıllık aralıksız fetihlerden sonra Hıristiyanlığın tekrar sa-\mnma konumuna düşeceği ve birkaç Contra Centes (Sapkınlara Karşı] yardımıyla kendi duruşunun sağlamlığını güvenceye alacağı bir ana ulaşmaktayız.
Alain de Lille’in düşündüğü Hıristiyan karşıtı tarikatların bazıları Hıristiyanlığın içinde yer almaktadır —örneğin Katarlar ve Vaudoislar— bazıları da dünyaya yayılmış olan Yahudi ve Müslümanlardır. O hepsine saldırmıştır. Antikçağın kahramanlarının yeryüzünü çeşitli canavarlardan temizlemesi gibi —Ante’yi boğan Herakles, Minotor’u öldüren Theseus- Alain de kâfirlere karşı yürümüştür. Aslında sonu olmayan bir çabadır bu; çünkü Lerne’nin Hydra’sını [Herakles’in öldürdüğü su yılanı, ejderha] bitirmek mümkündür; fakat sapkın mezhepler durmadan çoğalmaktadır! ilk önce AI-biğeoislara ve Katarlara saldırmıştır. Etimolojiyle eğitim görmek için bu kaçınlmaz bir fırsattır. Alain’in söylediklerine göre Katar kelimesi (Cathare) Jluxus anlamına gelen catha’dan türemektedir, çünkü günahla yayılmaktadırlar veya kendilerinin doğru ve takvah olduklarını iddia ettikleri için casti’den; veya “iblis kendilerine o surette göründüğü için kedilerin arkalarını öptükleri”nden dolayı catus’tan gelmektedir. Alain’in özetlediği şekliyle bunların öğretileri, Mani düalizminin kalıntısı gibi görünmektedir. Eşyanın iki ilkesi vardır, ışık ilkesi, ki bu Tanrı’dır ve karanlık ilkesi, ki bu da Iblis’tir. Tann’dan ruhlar ve melekler gibi manevi şeyler gelir; Iblis’ten dünyevi şeyler gelir. Gnostiklerin gerçek halefleri olarak bu mezhep sapkınları, ilkelerini Kutsal Metnin otoritesiyle ve akılla açıklamaktadırlar; Alain de her iki kaynağa dayanarak onların savlarını çürütmektedir. Dünyevi âlem iyidir; çünkü Tanrı dünyayı iyiliğiyle yaratmıştır ve hikmetinden dolayı onu zamanın değişimine maruz bırakarak bizi mimarına sevk etmesini sağlamıştır; çünkü her değişim bir değişmezliğin, her hareket yüce bir hareketsizliğin olduğunu göstermektedir. Yaratılmış bir âlemin değişken olmaması mümkün müdür?
Omne quod est genitum, tendit ad interitum.
Platon ve Boetius, hem bulunması hem de bulunduğunda hakkında gerektiğince konuşulması zor olan Tanrı’nın her şeyin, hatta şeytanın bile tek nedeni olduğunu ortaya koymuşlardı. Ruhları hâlâ yaratan O’dur ve ruhların günahlarından dolayı ceza olarak bedenlere hapsedilmiş günahkâr melekler olduklarına inanmamak gerekir. Bu yanlıştır;replika telefon böyle bir görüş meleklerin, insanların ve hayvanların özel ayrımlarını kabul etmeyen Pitagorcu metempsikoz [ruh göçü] öğretisine götürmektedir. Dünyevi olan gibi tensel olan da iyidir. Ten kötü değildir, çünkü günahkâr ve zayıf olsa da yine de Tanrının eseri olarak kalmaktadır: non tamen esi caro mala, id est vitiosa, sed vi-liala, seu infirma, nec ideo minus esi a Deo. Demek ki tenin yayılmasının kötü bir yayılma olduğunu savunmak ve bu yüzden evliliği yasaklamak yanlıştır. Bu mezhep sapkınlarından bazıları şöyle der; “Karanlık ilkesinden elde edilen her şeyden -yani bedenden- her türlü şekilde arınmalıyız ve kötü doğadan kurtulmak için her şekilde ve rasgele zina yapmak gerekir.” Evliliği yasaklamaları da buradan kaynaklanmaktadır, çünkü bunu, her şeyin ortak olmasını isteyen doğal yasaya aykırı bulmaktaydılar ve kendiliğinde kötü olduğunu gördüğümüz cinsel ilişkiyi açıklamaktaydılar. Alain, cinsel ilişkinin her zaman günah olmadığını ve evliliğin de bunun günah olmasına engel olmak için konulduğunu söyleyerek, cevap vermiştir. Zinaya engel olarak evlilik, doğal yasayı hiçe saymamakta, tam tersine onu yüceltmektedir; çünkü nefslerine hâkim olmayanları işleyecekleri günahtan muaf tutmaktadır. Hıristiyanlığın etkisinde olduğunu düşündüğümüz bu ortaçağ Batısı’nda dogmaya karşı bile tuhaf serbestlikler sergilendiğini görmekteyiz. Ruhun ölümsüzlüğünün inkârıyla diriliş inkâr edilmekteydi: quia anima peril Cum corpore, sicut noslri lemporis multi Jalsi Christiani, imo ha-eretici dicunl. Ve bu Hıristiyanlar Kitab-ı Mukaddes’! bilmekteydiler; tezlerine destek olarak da Süleyman’ı: Unus esi inleritus hominis el jumenlorum, et aequa utriusque con-ditio (Vaiz, 111:19) veya Kral Davud’u zikredebilmekteydiler: Spiritus hominis est vadens, et non rediens (Mezmurlar [Zebur] LXXVll:39). Nedenler konusunda hiç sıkıntı çekmiyorlardı; hayvan ruhu da insanınki gibi gayri-cismani ise neden o da insanın ruhu gibi ölümsüz değildir? O gayri-cismanidir, çünkü hissedebiliyor ve hayal edebiliyor; ama bu ruhun ölümsüz olması istenilmiyor, demek ki bizimki de ölümsüz değildir. Alain bu noktada insanda iki tin ayırt ederek işin içinden çıkmıştır: akli, gayri-cisma-ni ve ölümsüz tin ve algılayabilen, hayal edebilen fiziksel veya doğal tin; ki onun aracılığıyla ruh bedene bağlanır ve bedenle birlikte ölmektedir.
Pierre de Vaux’nun öğrencileri (Pierre Valdo), daha az spekülatif bir eğilim sergilemiş olmakla beraber daha kalıcı bir güce sahiplerdi; bunu Vaudois Kilisesi’nin günümüzde bile varlığını sürdürmesinde görmekteyiz. Alain’in sözleriyle “bu akılsız
lozof, görü sahibi olmayan kâhin ve görevsiz havari" kilisenin ayinsel düzenini ve ruhban yapısını tehlikeye atmaktaydı ve bir gün Reformun kullanacağı sözler ortaya atmaktaydı; hti Waldenses asserunt nminem debere obedire alicui komini, sed soli Oeo Kilise’nin kutsamasıyla değil erdemle papaz olunur, diye düşünmekteydiler. Yahudi, lere karşı, Teslis dogmasını ve İsa Mesih’in ilahi olduğunu savunmak gerekmekteydi Geriye Muhammed kalmaktaydt, cujus monstruosa vila, monsiruosior seeta, moıısiı-u. osissimus Jinis in gesti cjus manijeste reperlur. Hıristiyanlar gibi monoteist ve Yahudiler gibi Teslis düşmanı olan bu “Sarrasin’’ler veya genelde verilen adla bu paganlar, ölümden sonra maddi bir mutluluk beklemektedirler, çok eşlidirler, basit bedensel ibadetlerin günahlardan arındırdığına inanmaktadırlar ve Hıristiyanları, tasvir kültlerinden dolayı kınamaktadırlar. Böylece XII. yüzyılın sonlarından itibaren Hıristiyanlık, XIII. yüzyılda kimlerin düşmanı olacağını anlamıştı ve elinde bulunan bütün felsefi ve metinsel savlama kaynaklarını onlara karşı kullanmak üzere bir araya toplamıştı. Bizzat Alain de Lille bundan daha fazlasını yapmıştır: Düşmana karşı daha başarılı olabilmek için teolojik yöntemleri gözden geçirip yeniden şekillendirmeye girişmiştir.
Kendisinden önce gelen büyük bir selefinin hatırası Alain’in bu girişimine egemendir; onun yöntemini alıp geliştirmiştir. Quomodo substantiae in eo quod sini, bonae sint, Cum non smt substantialia bona (Tözse! Cisimler Olmasalar da Tözler Kendi Oldukları Halde Nasıl İyidirler?) adlı incelemesinin başında Boetius, onun Hebdomades'm-dan lYediııd Günler] (ex Hebdomadibus nostris) son derece kapalı ifadeler kullanıldığı için anlamları hakkında hiç emin olunmayan bir eser olarak bahsetmektedir. Başlığı biraz uzun olan bu inceleme kendisini Hebdomadibus'ia [Yedinci dinler Üzenne]tartışılan bir sorunun açıklaması olarak sunduğu için ortaçağ ona Yedinci Günler Üzerine deme alışkınlığını edinmiştir. Ne kadar alışıldık olsa da bu başlık gizemli kalmıştır, izleyeceği yöntem hakkında açıklama yapan Boetius ilk önce orada matematikte, hatta başka alanlarda da yapıldığı gibi sonra geleni ispatlamak için terimler ve kurallar sunmuştur (Ut igitur in mathematica fieri solel, caetensque eliam disciplinis, proposui terminos regulasque quibus cuneta quae sequunlur ejficiam). Alain de Lille, Yunanca bilmediği için, hebdomadibus kelimesinin özdeyiş veya aksiyom anlamına geldiği -ki bu da savunulacak gibi değildi- ve teolojinin de önceden tanımlanmış terimlerden itibaren tümdengelimli bir şekilde oluşabileceği, hatta oluşması gerektiği sonucuna varmıştır; -ki bu son derece ilginç bir fikirdir- genelde başka bir yöntem tercih edilmiş olsa da başkaları ondan sonra bu yöntemi kullanacaklardı. Böylesi bir yöntem, her şeyden önce imanın ve Kutsal Metinlerin verilerinden yola çıkmak isteyen teologlar
için uygulanamaz bir yöntemdi; ama zincirleme kesin nedenler sayesinde imana vardığı için bu yöntem, Alain de Lille’inki gibi bir apolojeiik girişime uygun düşmekleydi.
Alain de Lille’in Katolik İnanç Üzerine adlı eserindeki temel niyeti de buydu. Ona göre, mezhep sapkınlarını yanlışlarından vazgeçirmek için sunulan cevaplara itiraz edemeyecekleri şekilde teolojiyi bir bilim olarak kurmak veya onu diğer bilimler gibi belli bir yönteme oturtmak gerekmekteydi. Bununla beraber her bilim kendi temelleri üzerine inşa edildiği gibi kendi kurallarına dayanır. Kuralları keyfi olan grameri bir kenara bırakırsak diyalektik, retorik, ahlak, fizik, aritmetik ve müzik kendi aksiyomlarına sahiptir veya hangi isimle anılırsa anılsınlar bu kurallara dayanırlar ve bunların içinde mevcutturlar. Teoloji de kendi kurallarına sahiptir, bunlar diğerlerine göre latif ve daha kapalıdır, ama aynı zamanda zorunlu ve değişmezdirler; çünkü konuları değişmez ve zorunlu olandır; oysa diğer bilimler, bir zorunluluk değil de bir düzenlilik olan doğanın alışagelmiş akışını temel almaktadırlar.replika telefon Bu aksiyomları toparlamak ve düzenlemek, Alain de Lille’in Maximae theologiae {Teoloji Maksimleri] veya Regulae de sacra theologia [Kutsa! Teoloji Üzerine Kurallar] adlı eserinin konusudur. Bu aksiyomların düzenini sağlayan ilke, bunların en evrenselinden onun kapsadıklarına doğru gitmektir; bunların tercihine yön veren ilke, herkes tarafından bilinmeyen aksiyomu seçmektir; gerçekten birinci ve evrensel olan aksiyomu bulma şekli, bunun bir communis animi conceptio, yani başka hiçbir önerme tarafından ispatlanamayacak, bunun tersine diğerlerini ispatlamaya yarayabilecek en doğrudan ve apaçık önerme olduğundan emin olmaktır.
Bu yüce aksiyom veya birinci aksiyom sayesinde her şeyin bir olduğu monaddır; Monas est qua quaelibet res est una. Tek başına bu ifade, ortaçağ düşüncesi için yeni bir kaynağın açıldığını haber vermektedir. Gerçekten de Alain, De fide catholica [Katolik inanç Üzerine] (l:30) adlı eserinde, Aphorisnü de essentia sununae bonitatis, yanı ü-ber de Causis olarak adlandırdığı şeyi zikretmekledir; bunların yakın kaynağının Proclus ve uzak kaynağının da Plotinus olduğunu bilmekleyiz. Bunun Plaionculugu-nu. De fide catholica’smda (lll:3) Logostileos yani Verbuın perjectum başlığıyla zikrettiği ve Hermes Trismegistos’a atfettiği Düzmece Apuleios’un Asdepius’uyla tamamlamaktadır. Alain, onlardan iktibas ettiği yeni-Platoncu tezleri aydınlatmak için, doğal olarak Boetius’a başvurmaktadır; ki onun düşüncesi de Plaion’un çizgisindeydi. Birinci aksiyomun ortaya koyduğu Monad veya saf Birlik, Tanrı’dan başka bir şey değildir. Bu kavramdan itibaren Alain, bir an bile Platoncu onlolojik düzlemden ayrılmadan Hıristiyan düşüncesinin fark ettiği şekliyle gerçeğin çeşitli anlarını bulmaya çalışmış-replika telefon yazdı ve sundu..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder