spot telefonlar ve spot telefon,dan islam bilgisi7


 spot telefon


spot telefonlar ve spot telefon,dan islam bilgisi7 bugün arkadaslar isizn icin spot telefonlar ve
spot telefon islam bilgilerini sizlere sunuyor bu yazılaımızı okumanızı umuyoruz sizinde bildiginiz gibi elimizden gelen gayreti gösteriyoruz spot telefonlar ve spot telefon herzaman sizlere güzel yazıları sunmaya devamn edecektir spot telefonlar ve spot telefon diyorki Her dinin kendisiyle yüceldiği ve diğerlerinden ayrıldığı bazı özel şiarları vardır. Şüphesiz ki İslâm'ın, mensuplarını sorumlu tuttuğu ve onlar arasında vazgeçilmez hususlar kabul ettiği baş-kalannın da bunlardan nasibi bulunmayan muayyen bazı ibâdeüeri vardır. Ancak ahlâkî talimat böyle değildir. Müslüman, tüm dünyaya en güzel faziletler takdim etmekle mükelleftir. Onun, müslim veya gayr-i müslim herkese dürüst davranması vâciptir. Müsamaha, ahde vefa, mürüvvet, yardımlaşma, cömertlik vs. hususlarda da böyledir.
Kur'an yahudî ve hıristiyanlarla düşmanlık tohumlarım saçacak hiçbir dine faydası olmayan tartışmalara girmememizi emreder. "Düşmanlıkta ileri gidenler müstesna olmak üzere yahudî ve hristiyanlarla en güzel şekilde mücadele edin. Bir de deyin ki biz hem bize indirilene hem de size indirilene îman ettik. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Biz yalnız ona ibâdet ederiz." (62)
Kur'an, Musa ve İsa (a.s) mensuplannın müslümaniarla bu kabil tartışmalara girişmelerini çok garip karşılar. "Ey ha-bibim! Onlara Allah'ın dininde ve ona bağlanmakla üstün olmada bizimle çekişip mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Yaptıklarımızın mükafatı bize, sizin yaptıklarınızın cezası sîzedir. Biz ona özümüzle bağlanmışız.Bir yahudinin Resulullah (s.a.v.)'da alacağı vardı. Birgun borcunu istemeye gelerek şöyle dedi; "Siz ey Abd-el Muttalip oğulları borcunuzu çok geciktiriyorsunuz. Hz. Ömer (r.a.) Re-sulullah'ın huzurunda nezâketsiz konuşan bu adama te'dip etmek gayesiyle kılıcıyla vurmak ister. Fakat Resulullah (s.a.v.) onu durdurarak: "Bana da ona da bundan başkasını söylemen gerek O'na güzel istemeyi, bana da güzel ödemeyi tavsiye etmeliydinYine şöyle buyurur: "Kâfir de olsa zulme uğramışın duası nuıkhuldur. Sen şüphe vereni bırak şüphe vermeyene sarıl." (65) Bu naslarla Islâm, müslüman olmayanlara da kötü muamelede bulunmayı yasaklamıştır, diğer dinlere mensup olanlara güzel muamelede bulunmanın bir diğer delili de şu hadisedir; "Ömer'in oğlunun evinde birkoyun kesilmişti. Eve gelince 'yahudî olan komşumuza ondan verdimiz mi?' Çünkü ben Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle dediğini duydum: "Onu bana vâris kılar zannına düşünceye kadar, Cebrail bana komşuya iyilikte bulunmamı tavsiye etti." (66)
İslâm, kâfir de olsa akrabalara iyilikte bulunmayı emreder. Çünkü Hakk’a sarılmak, Hak ehline herhangi bir cefada bulunmamakla mümkündür. "Sen anne ve babana dünyada iyilikle muamelede bulun. Bana yönelenin yolunu tut, sonra dönüp
ana geleceksiniz, ben size yaptıklannızı haber vereceğim.” (67) )unlar şahsî açıdan böyledir. Genel manada ise İslâm» tüm mil-ellerin bekâsım, medeniyetlerin yükselmesini, kuvvetlerinin devamını iyi ahlâkm varlığına bağlanuştır. "Milletlerin ahlâkı çökerse, >nlar da çöker. Şair şöyle haykınr: Milletler ahlâk iledir. Ahlâklan cötüye giderse onlar da gider." Bu gerçeği, resulullah (s.a.v.) aşiret ve kavmine ki, onlar arap yarımadasında büyük mevki kazanmışlar ve yönetimi ellerine almışlardı. Buna rağmen onlara, bu sal-tanatlannın devamının ancak güzel ahlâkla mümkün olabileceğini anlatarak te'kid etmiştir: Enes bin Malik der ki: "Bizler, Muhâcir ve Ensâr'ın bulunduğu bir evde iken Resulullah (s.a.v.) yammıza geldi. Herkes yanıma oturur umuduyla ona yer göstermek istedi. Fakat O, kalkıp kapı kanadına dayanarak şöyle dedi:
''Liderlik Kureyş'tedin., Benim sizin üzerinizde büyük hakkını vardır, Kureyş üç şeyi yaptığı müddetçe bu hakka sahip olur:
1.Kendilerinden merhamet talep edildiği zaman merhamette bulunurlarsa,
2.Hükmettiklerinde adaletten ayrılmazlarsa,
3.Söz verdiklerindeyerine getirirlerse. Kim bunları yerine getirmezse Allah'ıi}, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun." (68)
Bu hadis, millet, devlet ve hailenin kıymet ve makamınm ancak yüce ahlâk ve şerefli işlerle mümkün olabileceğini kesin ve açık bir şekilde îzah etmektedir. Meselâ, bir hâkim İslâm'ı tatbîk ettiğini söylüyorsa fakat hükmünde adaleti yerine getirmiyor,
(iyaçlan yerine getirmede, merhamette bulunmuyor, sözleşmelerde ahde sâdık kalmıyorsa, böyle biri İslâm ve Kur’an nazarında tüm yüce faziletlerden sıynimış yer ve gök âleminde lânete müstehak olmuştur. Haşan (r.a.) şu hadisi rivâyet eder; "Allah bir kavme hayır muradettiği zaman yönelimlerini hikmet ehlinin eline, mallarını da cömertlerin eline verir. Bir kavme de şerri murad ederse yönetimlerini sefih insanların eline, mallannı da cimrilerin eline kor" (69)
İbn Teymiye şöyle der: "Allah, kâfir de olsa âdil devleti ikâme eder, zâlim devleti müslüman da olsa ikâme etmez. Kitap ve süıuıet nazarında ahlâk en önemli meseledir. O, din ve dünyanın la-marnıdır. Bir milletin Allah (c.c.) veya insanlar nazarında değeri düşerse bu düşüş, ahlâk ve faziletlerden yoksun kaldığı nis-
Allah, yer ve gökleri hak ölçüleri ile yaratmış, insanlardan hayatlarını hak ile ikâme etmelerini talep etmiştir. Böylece in-sanlann her sözü hak, her yaptıklan da hak olsun. İnsanlığın dehşet ve barbarlığı, bu esastan ayrılmalarından, nefis ve fikirlerinde yalan ve hurifelere yönelmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu hususlar onları doğru yoldan ayırmış, sarılmaları gereken hakikatlerden de koparmıştır. Doğruluğa her yerde her mesele ve hükümde sanimak müslümamn ahlâkımn en güçlü direğidir. O, gidişatına renk veren boyadır. İslâmî cemiyetin temeli; şüphelerle harp, iftiraları izâle ve zanlan yok etmek üzerine kurulur. İslâmî cemiyette, yüce hakikatler çeşitli münasebetlerde görülür ve itimat bulur, resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş:
''Zandan sakının çünkü o konuşmada en büyük yalandır." (70)
"Sıma kuşku vereni bırak, kuşku vermeyene sarıl, doğruluk kaib huzuru, yalan İse şüphedir." (71) Kur'an kişinin gelecek ve hazır olan vakitleri ifsad eden, akıllarını hurafelerle dolduran şüphelerin peşine düşen insanları yerer. "(Onlar) ancak zanna ve nefislerinin sevdalarına tabi oluyorlar, halbuki kendilerine Kableri katından doğru yolu gösteren Resul geldi." (72) "Onlann buna dair bilgileri yoktur, ancak zanna tabi oluyorlar zan İse hak olan ilmin yerini tutmaz." (73
tslâm, Hakk'a çok kıymet verdiği için yalancıları tardetnü; ve onları nefretle karşılamıştır, aişe (r.anha) anlatıyor. "Resulullah'm (S.O.V.) indinde yalandan daha kötü bir huy yoktu... Birinde yalanın peyda olduğunun farkına varırsa, tevbe etmeden onun nefreti Re-sulullah'ın kalbinden çıkmazdı." (74) Bir başka rivayet de şöyledir: "Resullullah ’ın nazarında yalandan daha kötü bir ahlâk yoktu. Birisi onun yanında bir defa yalan söylediyse, tevbe etmedikçe Re-sullullah'ın zihninden kaybolmazdı." (75)
Duna şaşırmamak gerek, çünkü selef-i sâlihin iyilikleri konuşur ve onlarla bilinirlerdi. Onlardan biri davranışlarını bozmu; olsaydı uyuz birinin sağlam kişiler arasında tanındığı gibi hemen bilinirdi, bu şahıs nilleriyle hemen tamnır istikametini düzeltmedikçe ona sohbet ve toplantılannda yer vermezdi. İslâmî bir cemiyette en belirgin özellikler, doğru konuşmak, emanetleri eda etme hassasiyeti ve konuşmalara hâkim olabilmektir. Yaman, aldatma, iftira, cayma gibi huylar nifak ve dinden çıkma alâmetleridir. Veyahut bu hususlar yalancı, dolancı ve iftiracılar metoduyla dindarlık taslamaktır... Yalan, sâhibinin iç bünyesinde neş’et eden bir pisliktir. O, kötülük himal eden birgidişin neticesidir. Bu gidişat, zcM'layıcı bir zaruret ve kahredici birdurum olmadan kendini gösterebilmektedir. öte yandan, bedene musallat hastalıklar gibi kişiyi kirleten diğer bazı kötülükler vardır. İnsan, bu hastalıklardan ancak çok korkanların tedbir aldığı veya üzerinde çok ütizlikle eğildiji hususlar gibi uzun bir müddet tedavi görmek suretiyle kurtulabilir. Bazı insanlar cihada titreyerek giderler. Bazıları da mallanmn zekasını verirken elleri titrer durur. Korkaklık ve cimrilikte bu kadar
tesir gören ahlâk, ölüme koşan ve malım hesapsız verenin ahlâkı değildir.
Harp meydanında hırs ve korku vesveselerini hissedenler için bazı özürler olabilir, fakat yalanalığı bir sanat edip insanain onunla aldatanlara hiçbir özür yoktur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur. "Mu'min her huya bürünebilir, hiyanet ve yalancılığa asla,.." (16)
"Resulullah'tan şu soruldu: -Bir mü'min korkak olabilir mi? "Evet" -Bir mü'min cimri olabilir mi? -"Evet," -Bir mü’min yalancı olabilir mi? "Hayır." (11)
Bu cevaplar (îzah ettiğimiz gibi) bazı insanlara şiddet anında muhkem farz ve kesin vergiler karşısında musallat olan beşeri zaTıyata işaret etmektedir, bu cevaplar devamlı cimrilik veya korkaklığa işaret etmemekledir. Bu nasıl mümkün olabilir? Çünkü zekalı men, cihadı da terketmek insanı küfre kadar götürebilecek nankörlüktür. Bir yalancınm söylediği yalanın zaran nisbetinde gü-nahm cezası da büyür. Binlerce insana yalan ve bâtıl bir haberi yayan bir gazetecinin, büyük mes’eleleri halka ters göstermeye çalışan politik bir liderin ve değerli erkek ve kadınlara iftira atmayı meslek edinen maksatlı kişilerin uyduracaktan yalanlar, baş-kalannm uyduracağı yalandan daha büyük cinayet ve cürüm sayılırlar. bunlarm akibeü de diğerlerinden daha vahinKİir.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor. "Dün akşam iki adamın bana gelerek şöyle dediklerini gördüm... Avurdu yırtılan adam bir yalancıydı. O, öyle yalan söylerdi ki ufuklara çıkıncaya dek ya-lanları yayılırdı. Bu hali kıyamete kadar devam eder... "(78)
3.Kibirli fakir." (79) Allah'ın dininde yalan .söylemek en çirkin münkerlerdendir. Bunların başmda Allah ve Rcsulü'nun söylemediği birşeyi söylemek gelir. Bu çeşit iftiralar gerçekten büyük edepsizlik ve neticeleri çok vahim hususlardır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Bana karşı uydurulup söylenen yalan başkası adına söylenen yalan gibi değildir. Kim bilerek bana alan uydurursa ateşte yerine hazırlansın." (80)
Bu sahaya câhillerin uydurup, İslâm'la alakası bulunmayan tüm asılsız bid'adleride girer. Çünkü onları avam tabakası dinden sayar, l-'akat o, aslında din değildir. Ancak oyuncak ve eğlencedir. Resulullah (s.a.v.) ümmetini bu kötü bid'atlarm kaynaklarından ve doğuracakları kötü sonuçlardan korumuştur. Müslümanların Kur'an'a ve selef yoluna sanimalannı tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: "Ahir zamanda ne sizin ne de babalanmzın duymadıkları yalanlan uyduracak yalancı deccaller türeyecektir. Onlardan sakınınız sizi dalâlet ve fimeye sürüklemesinler." (81)
Islâm, doğruluk faziletin çocuklann da ruhlanna işlenmesini tavsiye eder. Çünkü bunlarla çocuklar doğruluk ruhuyla yaşarlar v
liim sözlerinde doğruluğa altşular. Abdullah b. Âmir anlaUyor. "Resulullah (s.clv.) birgun evimizde duruyorken annem beni çağırıp "Gel sana birşeyler vereyim" dedi. ResıduUah: O'na neyi vermek isledin? O'na hurma vermek istedim. Resulullah: "Eğer sen ona birşey vermeseydin bu sana bir yalanın yazılmasıruı sebeb olurdu82). lîbu Hureyre şu hadisi rivayet eder "Kim bir çocuğa "Gel sana funu vereyim" deyip vermezse bu sözü kendisi aleyhine bir yalan sayılır." (83) Resulullah (s.a.v.)'ın anne ve babalan nasıl doğruluğa alışlırmalan gerekliğini ve yalandan nasıl uzak durmalannı îcab ettiğini öğrettiğine iyice dikkat et. Resulullah (s.a.v.) bu hususu basit görüp bu konuya göz yumsaldı çocuklar, büyüdüklerinde yalana küçük bir günah nazanyla bakabilirlerdi. Halbuki böyle bir yalan Allah'ın indinde büyük sayılır. Islâm'daki hakkı arama ve doğruluğa riayet etme gerçeği evdeki küçük sayılan meselelere de şânûldir. Şöyle ki: "Yezid kızı Esma Resulullah (s.a.v.)'tan şunu sorar;
-Ey Allah'ın Resulü! Birimizin iştahını çektiği birşeye iştahım çekmiyor demesi yalan sayılır mı ?
"Evet. Allah indinde her yalan kişinin aleyhine yazılır. Hatta ufak bir yalancık kabul edilen kelimeler bile "yalancık" olarak kaydedilir" (84) dedi. İslâm, yalanın kötülüğünü ve doğracağı kötü neticeleri tek tek saymış öyleki birine haktan aynima ve hakkı küçük görme imkanı bırakmamıştır. Kişi bazen yalan olmaz düşüncesiyle mizahlardaki yalanlan basit görür. Islâm, kalpleri rahatlatmak maksadıyla mizaha müsaade etmişse de bunun yalan olmasma müsaade etmemiştir. Ancak doğruluk ölçüleri içerisinde buna müsaade
edilmiştir. Çünkü kişiyi haramdan koruyacak kadar, onu bâtıldan da komyacak hususlar vardır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
"İnsanları güldürme gayesiyle yalan konuşana yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun." (85) "Mizah niyetiyle de olsa, yalanı terkedene cennet ortasında bir ev verileceğine kefilim" (86). "Kişi mizah ve tartışmalarda haklı da olsa yalanı terketmedikçe tam iman etmiş olmaz." (87)
Gerçek şudur ki; İnsanlar zevklerine uyarak gülmede haddi aşarlar, dost-düşman demeden insanlann diliyle yalan söylemekten bir ar duymazlar. Bunları meşhur olmak veya alay etmek gayesiyle yaparlar. Halbuki İslâm kesin olarak bu üslubu da yasaklamıştır. Şu bir gerçektir ki, bu tip şakalaşmalara yalan karıştı nu mutlaka çoğu kez düşmanlık ve üzücü hadiseler meydana gelir.
İnsanları methetmek yalana bir basamaktır. Onun için bir müsluman başkasını övdüğünde çok dikkat etmeli ve onda olmayanları söylememelidir. İyilikleri söylemede ve kusurları gizlemede mübalağa etmemeli, ancak hayır olarak bildiklerini söylemelidir. Methedilen, övülmeye layık ise de onda mübalağa etmek haram olan yalan çeşitlerindendir. Resulullah (s.a.v.) kendilerini methedenlere şöyle buyurmuştur: "Hristiyanlann Meryem oğlu İsa'yı övdükleri gibi beni övmeyiniz. Ben bir kulum Bana Allah'ın kulu ve Resulü" deyiniz, (88) Bazı insanlar büyüklerle (!) temellük gayesiyle boş ve kum laflarla methiyeler söylerler. Uzun uzun şiirler, nesir yazılar ve hutbeler irad ederler, boş ve ölçüsüz övgüde
bulunurlar, bilmedilcleri şeyleri bile nağmelerler. Hatta bazen zalim ve gaddar yöneticileri adaletle överler, korkak ve pısırık insanları cesarete ve kahramanlıkla vasıflandırırlar. Tüm bunları değersiz birdünya menfaati karşısında yaparlar. Bunlann hepsi yalancılann amigosudurlar. Resulullah (s.a.v.) yalanlanndan yenik bir şekilde dimünceye dek onlarla mücadele etmeyi emretmiştir.
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Resulullah, (s.a.v.) tizlere meddahların yüzlerine toprak savurmamızı emir buyurdu." (89)
Hadis şerhleri buradaki meddahlardan maksadın, onlardan yemek gayesiyle insanları medhetmeyi kendilerine bir sanal edinenler olduğunu söylemişlerdir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) kişiyi kibir ve gurura düşürmeyecek şekilde, söyleyeni de temellük ve mübalağadan komyacak biçimde övgü ve meth hakkında bir müs-lümanın dikkat edeceği hususları açıklamıştır. Müslüman bu hudutlar çerçevesinde faydalı olacak tarzda gerekenleri karşısındakine söyleyebilecektir. Ebu Bekir (r.a.) şöyle der: Adamın biri Re-sulullah'ın (s.a.v.) yanında diğer birini övdü. Resulullah bu durum karşısında şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun sana sen arkadaşının boynunu vurdun. (Bunu Uç defa tekrarlanuştır). Daha sonra da şöyle devam etmiş. "Kim müslüman kardeşi hakkında bir şeyler bilirse mutlaka onu methedecekse şöyle desin." Allah daha iyi bilir. Çünkü Allah namına hiç kimse temize çıkarılamaz. Veya "Ben falanı şöyle şöyle tahmin ediyorum" desin." (90)
'Hcir, bazen eşyasının değer ve reklanu için yalan söyler. Genellikle aramızdaki ticaret aşırı kazanç üzerinden yapılmaktadır.
Satıcı yüksek fiyatla alıcıyı da aldatmak isler. Neticede pazar çarşı ticaretine bencillik hâkim olur. İşte Islâm, bu ve içine yalan veya tartışma karışan tüm kötü mübadeleleri yasaklamıştır. Resulullah (s.a.v.) ş(3yle buyurur: ''Aha ve sana ayrılmazdan önce pazarlığı devam ettirip ettirmeme hususunda şerbettirler. Alıcı ve satıcı doğru konuşup her şeyi açık söylerlerse alışverişlerinde bereket hasıl olur. Yok eğer onlar yalan konuşup bazı şeyleri ketmederlerse, belki muvakkat bir zaman için kâr edebilirler. Fakat sonunda alışverişlerinin bereketi gider." Başka bir rivayet de şöyledir: "Bereket ve kârları mahvolur." Yalan yemin, malı satmak için yardımcı olabilir. Fakat tüm kazancı mahveder". (91)
Bazı tüketiciler mal hususunda bilgileri olmadığı için üreticilerin niallannı ellerinden ucuz almaya hücum ederler. Zavallılar, tüketicilerin söylediklerini de hemen tasdik ederler. Bir tacir için kötü malını fahiş fiyatla satmaması ve ayıbını gizlemesi imkan gereğidir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Bildiği bir malın kusuru nu gizleyip söylememek helal değildir." (92)
"Müslüman kardeşin sana güvenip doğru konuştuğu halde, ona yalan konuşman ne büyük hiyaneîtir." (93)
Ibn-i Ebi Evfa’dan: "Birinin, malını başkasına salmak için "Vallahi hiçbir mala verilmeyen fiyat benim malıma verildi" şeklinde yemin etmesi üzerine şu âyet nâzil oldu: "Allah'ın ahdini ve kendi yeminlerini birkaç paraya satan kimseler (var ya) işte onlann ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah onlara kelâmıyla
hitap etmeyecek ve kıyamet günü onlara merhamet nazanyla bakmayacak. Onlar için çok acıklı bir azap vardır." (94)
Şahitlik hususunda yalan yeminde bulunmak, yalanların en çirkinidir. Müslüman, en sevdiği ve en yakın insan aleyhinde olsa dâhi, hakkı söylemekten çekinmez. Akrabalık veya taraftarlık korku veya rağbet onu haktan ayırmaz.
Her türlü seçimler İçin oy kullanmak veya propaganda yapmak bir nevi şehadette bulunmaktır. Kim yalancı ve haini seçerse o da yalıncı ve haindir. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Ey mü'minler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeye çalışan hakimler ve Allah için doğruyu söyleyen şahitler olun. VelevkI şahitliğiniz nefsinizin yahut ana ve babanızla, yakın akrabanızın aleyhinde olsun. İster üzerine şahitlik yapılan kimseler zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah İkisine de zengin ve fakire sizden daha yakındır. Onun için siz haktan yüz çevirip nefis arzusuna uymayın. Eğer adalet üzerine hüküm vermekten, şahitlik ederken doğru söylemekten dilinizi bükerseniz veya yüz çevirirseniz şüphe yok kİ Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (En-Nisa: 135) Ebu Bekr (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: 'Vikkat edin, size büyük günahların en büyüklerinden haber vereyim mi? (Bunu üç defa tekrarladı). Ashab: Evet, dediler. Resulullah: "Bu günahlar Allah'a ortak koşmak, anne bahaya isyan etmek, insan öldürmektir" buyurdu. Resulullah bunları söylerken yanı üzerine yaslanıyordu, doğrulup şunları ilave etti: "Dikkat edin yalan söylemek, yalan yere şâhitlikte bulunmak da bunlardandır". Bunları o kadar tekrarladı ki "Keşke sükût etse diye
Verilen sözün nasıl değer kazandığını ve yerine getirilmesinin ne kadar büyük olduğuna bak. Yalan vaadlerin hepsi bazen boşa gitmeyebilir. Fakat maslahattan bozar. İnsanlara zarar verip vakitlerini heder eder. Doğru sözlü olmak basit bir mes’ele değildir. Allah (c.c.) doğru sözlü olmayı peygamberlerin bir vasfı olarak zikreder. Bu husus Kur'an'da şöyle geçer: "Kur'an'da İsmail'i de an çünkü o va'dine sadıktı ve kavmine gönderilmiş bir peygamberdi. Ümmetine de namazı kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi. Ve Rabbı katında nzaya kavuşmuştu." (97) Bu minval üzere adı geçen sıfatlann zikredilmesi sana doğru sözlü olmanın ehemmiyeüni gösterir. İsmail (a.s.) babasına ayette geçen sözü söylemekle insanların en doğru sözlüsü olduğunu ispatladı. "Babası ona: "Yavrum ben rüyamda görüyorum ki seni boğazlıyorum. Artık bak ne düşünüyorsun" (98) deyince; "Babacığım sana ne emredildiyse yap inşaallah beni sabredenlerden bulursun" (99) dedi.
İnsan bazen yaptığı bir hatadan yalan söylemek suretiyle kurtulmak ister. Ve bunun doğuracağı neticelerden bu şekil ile sıyrılmak ister. Bu ise cehalet ve acizliğin ta kendisidir. Bu durum, kötülüğe daha büyük bir kötülük ile karşılık vermekür. İnsana lâzım olan kusurunu kabullenmesidir. Umulur ki doğruluğu ve bu durum karşısmdaki ızdırabı olan batasım örtsün. Nefse dokunacak (hakkı söylediği için) bir korku karşısında müslümana yakışan, yalandan uzak durması ve cesaretle kıyam etmesidir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Tehlikeli de olsa doğruluğa sarılınız^ muhakkak ki kur
tuluf doğruluktadır." (100) “İnsan yalan konuştuğu zaman p. karacağı kötü kokudan dolayı melek ondan bir mil uzaklaşır" (lOl) sözlerinde doğruluğa riayet eden birinin bu ameli onu hareketinde salah ve ahvalinde iyiliğe sevkeder. kişinin hakka sanlması neticesinde kalp ve fikrinden nur fışkırır. Allah şöyle buyurur *'Ey îman edenler! Allah'tan korkun. Doğruyu söyleyin kİ sizin amellerinizi bu sayede düzeltsin. Günahlarınızı bağışlasın, kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa nail olur." (102) Doğru bir amel yakinden neş'et elliği için kendisinde hiç şüphe olmaz. Bu amel İhlasın eşiğidir. Haklan fışkırdığı için de onda hiçbir eğrilik yoktur.Fertlerin doğru amellerde bulunmasıyla mümkündür. Fertlerin doğru amelleri çoksa, ilerlemeleri de o nisbette çok olur. Aksi takdirde yolun ortasında kalırlar. Yalan, soytarılık, şiddet, boş va'adlerde bulunmak: insana hiç birşey kazandırmaz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Doğruluğa sarılın. Doğruluk kişiyi iyiliğe sevkeder. Kişi doğruluğa sarılmakla Allah'ın indinde "Sâdık olarak yazılır". Yalandan da şakuliniz, yalan kişiyi hayasızlığa sevkeder. Hayasızlık ise sahibini cehenneme götürür. Kişi yalan söylemeye devam etmekle Allah indinde "Yalancı) olarak yazılır, yalamn sebep olduğu hayasızlık nefis ve îman için zaafın en son zirvesidir. Malik, Ibn Mes'ud'dan şunu rivayet eder: "Kişi yalan söyleye söyleye kalbinde siyah bir leke hasıl olur. Bu leke zamanla tüm kalbini kaplar ve Allah indinde yalancılardan sayılıncaya kadar devam eder". Böyle birine Allah'ın şu vaadi gerçekleşir. "Yalanı ancak
Kişiyi iyiliğe sevkeden sadakat ise ancak azim sahibi in-sanlann ulaşabildikleri hayır zirvesidir. Bunu anlatmak için şu ayet yeterlidir: **Namazda yüzlerini doğu ve batı tarafına çevirmeniz hayır ve taat değildir. Fakat hayır ve ibadet Allah'a, Ahiret'e, meleklere, Allah'ın indirdiği kitaplara ve peygamberlere îman edenin ibadetidir. (Hayır ise), sevgisi üzere yahut mala olan sevgisine rağmen, malı fakir akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği gibi kılan, zekatı veren kimsenin, ahitleştikleri zaman sözlerinde sâdık kalanların, İhtiyaç ve sakıntı hallerinde cihad ve savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte bu vasıfları taşıyanlar hakka uyan sâdıklardır. Ve bunlar takva sâhipleridir." (104)
Islâm, mensuplanndan Allah ve kul haklarının muhafazası için uyamk olmalannı istemiştir. Bunun sayesinde müslüman ifrad ve tefritten de kurtulmuş olur. İslam müslümandan "Emin" olmasını talep etmiştir.
Islâm nazarında emanetin çok geniş bir alanı vardır. O, çeşitli manalan hâvîdir. Emanetin esas noktası, kişinin yapmakla sorumlu olduğu tüm vazifelerin şuurunda olmasıdır, kısacası, gelecek hadiste açıklanacağı üzere Allah'a karşı sorumlu olduğunun idraki içinde bulunmasıdır. "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mes'ulsünüz Devlet başkanı bir çobandır. Güttüğünden mes'uldür. Erkek, evinde bir çobandır. O, evdeki ailesinden mes'uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır. O, güttüklerinden mesuldür. Hizmetçi, efendisinin evinde çobandır. O da güttüklerinden mes'uldür." (105)
Hadis ravisi İbn Amr der ki: Ben bunları Resulullah’tan işitirken gelecek cümleyi de eklediğini tahmin ediyorum. "Kişi babasının mali üzerinde çobandır. O da, güttüğünden mes'uldür."
Halk tabakası "Emanet" kelimesini en dar manasında ele alıyor. Onlar emaneti, eşya olarak anlıyorlar. Halbuki Islâm'daki emanet melbumu daha kapsamlıdır, emanet, miislümanların birbirine tavsiye ettikleri şeyi yerine getirebilmeleri için Allah'tan talep ettikleri vecibedir, öyleki, bir sefere çıkınca, müslüman din kardeşi ona şöyle duada bulunur; "Dinini, emanetini ve amellerinin hitamını
Allah'a havale ediyorum. (Bunları korumasın talep ediyorum)." Enes (r.a.)'ten: Resulullah (s.a.v.) her hutbesinde muüaka: "^Emanete riayet etmeyenin îmanı, verdiği sözU de yerine getirmeyenin dini yoktur" hadisini tekrarlanuşlardır.
Dünyada en büyük saadet, hayat bunalırmndan.âhirette de cehennem azabından korunmak olduğu için Resulullah (s.a.v.) kötü olan bu iki durumdan Allah'a sığmarak şöyle duada bulunurlardı: "Allah'ım: açlıktan Sana sığınırım. Çünkü o ne kötü bir arkadaştır. Hıyanetten de Sana sığınırım. Çünkü o da ne kötü dosttur.
Açlık kaybı, hiyanet de âhiret kaybıdır. Resulullah (s.a.v.) Peygamberlikten önce kavmi arasında "El-Emin" olarak lakap almıştı. Musa Aleyhisselam'ın üzerinde de, sâlih bir zatın iki kızının hayvanlarını suladığı zaman, emanet alâmetleri görülüyordu. Musa (a.s.) iki kız^ yardımcı olup namazlarım muhafaza ederek iffet ve şerefini korumuştur.Kur'an'ı Kerîm şöyle der: "Bunun üzerine Musa onların davarlarını suladı. Sonra gölgesine çekilip şöyle dedi: "Ey Rabbim! Doğrusu ben, bana hayırdan (yemekten) ne indirirsen ona muhtacım. Derken o iki kadından biri utançla yürüyerek Musa'ya geldi. Dedi ki: "Bize su çekiverdiğinin ücretini sana ödemek için babam seni çağırıyor." Bunun üzerine Musa o ihtiyar adama vanp Firavun'dan kaçış meselesini ona anlatınca Musa'ya şöyle dedi: "Korkma zalimler kavminden kurtuldun. O, iki kadından biri dedi ki: "Babacığım onu davarlan otlatmak için çalıştırmak üzere tut. Çünkü tuttuğun ücretlilerin içinde en hayırlısı, güvenilir ve güçlüsü bu adamdır.
hadise Musa'ya (a.ı.) Peygamberlik gelmeden ve Firavun'a tebliğ için gönderilmeden önce idi. Allah elçilerinin ahlâkça ve yaradılışça iasatüann en şereflileri oluşlanna şaşmamak lâzım. Yokluk içinde ve gurbetle dâhi faziletlere sanlan,gerçekten güçlü ve güvenilir bir insanda. Allah ve kul haklarına riayet edebilmek için varlık ve yoklukta dahi değişmeyecek ve sarsılmayacak bir ahlâk ve yaraulışa ihtiyaç vardır, işte emanetin cevheri budur.
Hmanetin bir manası da herşeyi yerli yerine koymaktır. Ehil olmayana makam verilmez, vazifeler yetenekli kişilere devredilir, İdari mevkiler ve umuma âit işler çok yönlü bir şekilde mes’uliyeıi gerektiren hususalrdır. Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.)'a beni bir göreve tâin etmez misiniz? dedim. O, elini omuzuma koyarak: "Ya Eba Zerr! İstediğin iş bir emanettir. Sen ise zavı/sın. O, kıyamet gününde sâhibi için perişanlık ve pişmanlıktır. Ancak bu görevini hakkıyla alıp yerli yerinde kullanan müstesnadır (108).Bir kişinin iş ve görevi için yetenekli olması, iyi bir insan olması için şart değildir. Çünkü bir insanm yaşantısı dürüst, îmanı da kâmil olmakla beraber herhangi bir vazife veya işte maharet sâhibi olmayabilir. (Bu hususta ehil olmaması onun dini za'fına delalet etmez).
Yusuf (a.s.)'ı görmüyor musun? O, Peygamberlik ve takvasına rağmen sadece mâlî idareye ehil olduğunu söylemekle ye-tiıuneyip bilakis hem mâlî konularda çok bilgili, hem de emniyetli ve dürüst olduğunu beyan etmek suretiyle vazife talep etmiştir.
Emanete riayet etmeyen bir millet içinde meyil ve rüşvet eseri olarak maslahatlar yok olur. Göreve lâyık olmayanlar iş başma getirildiği için ehil olanlann liyakâti kaybolur. Hadisler, böyle olayları âhir zamanda meydana gelecek olan fitne sebepler olarak bildirmiştir.
Adamın biri Resulullah'a gelerek: "Kıyamet ne zaman" dedi. Resulullah (s.a.v.) "Emanet zjâyi edildiği zaman, sen kıyameti bekle" buyurdu. Adam: "Emanet nasıl zAyi olur?" dedi. Resulullah:
(yönetim) ehil olmayanlara teslim edildiği zaman sen kıyamın gözte” buyurdu. (112)
Emanetin manalarından biri de kişinin mükellef olduğu vecibelerin en güzel şekilde îfâ edebilmesi için tüm imkânlarını harcamasıdır. Evet, işte böyle bir (emanet) İslâm’ın değer verdiği emanettir. İslâm kişiden işlerini ihlasla ve engüzel şekilde yapmasını ister. Mes’ul bulunduğu tüm kul haklannı îfâ etmek için gece ve gündüz demeden çalışmasını ister, kişinin (basit de olsa) mükellef bulunduğu işi hafife alması tüm cemiyette tefritin meydana gelmesine, tüm millet içinde fitne-fesad'ın yayılmasına sebep olur. Elbette ki hafife alınan bu vecibelerin doğrucağı netice kötülük ve günahları bir değildir. Bunların en çirkini: Dini, tüm müslümanlan ve beldeleri musibetlere düçar eden hıyanettir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
''Allah (c.c.) kıyamet gününde gelip-geçmiş tüm insanları bir araya toplayacağı bir zamanda her hâine onunla tanınması için bir sancak diker ve "İşte bu falanca şalısın yaptığı hıyanettir" denilecektir. (113)
Başka bir rivayet de şöyledir: "Her hâinin yanıbaşında, yaptığı hiyanet miktarı yükselecek olan sancak dikilecektir dikkat edin! Devlet başkanının yaptığı zulümden dolayı ondan daha büyük hâin yoktur." (114)
Yani müslümanlann idaresini eline geçirdikten sonra ihmalinden domayı haklarının kaybolmasına sebep olmaktan daha büyük bir hiyanet düşünülemez
Emanete hiyanetin çeşitlerinden biri de kişinin getirildiği makamı kötüye kullanmasıdır. Bu kötülük, şahsına veya akrabasına herhangi bir menfaati celb etmekle doğar. Halkın malından yemek büyük cinayettir.
Bilindiği gibi devletler veya şirketler çalıştırdıkları işçilere "Belirli ücret" tâyin ederler. Her ne suretle olursa olsun bu tayin edilen ücretten daha fazlasını (hileli yollarla) almaya çalışmak harama teşebbüs etmektir.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: ''Birini herhangi bir yere tâyin ettiğimizde ona belirli bir ücret de tâyin ederiz. Kim bunun haricinde birşey alırsa hiyanet etmiş olur." (115)
Çünkü aldığı bu fazlalık fakir ve zayıfların haklarından ve kamunun menfaatinden alınmış bir hırsızlık sayılır. **Klm böyle hainlik ederse kıyamet günü aşırdığı malı boynunda taşıyoraka getirir. Sonra da herkese kazandığı iyilik ve kötülüğün karşılığı ödenir. Ve hiçbirine zulmedilmez." (116)
Fakat görevinde Allah'ın hududuna riâyet eden, vazifesüide hiyanet etmekten haya eden kimse,i'la-ı kelimetullah ve din uğrunda savaşan kimselerden sayılır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur. "Me'mur hak ölçüsüyle altr, hakka bağlı olarak da verirse Allah indinde, görev yerinden eve dönünceye kadar Allah yolunda çarpışan mücahidler gibi sayılır." (\\1) tslâm, iş hususunda iffetli bulunmak ve şüpheli kazançları terketmek konusunda çok titizdir. Ümeyra'nın oğlu Addi şu hadisi duyduğunu rivayet eder; "Kimi iş başına getirirsek o da iğne veya daha kıymetli bir şeyi gizlerse lalı 15) Ebû Dâvud, Cihad-150.
yamel gününde onu yanında taşıdığı halde Allah'ın huzuruna gelir". Ravi diyor ki: Sîmâsı hâlâ hayalimde olan ensardan siyah bir adam: "£y Allah'ın Resulü! Beni görevden ar dedi. -''Sana ne oluyor ki böyle istiyorsun?'' -"Ey Allah'ın Resulü! Bu hususta şöyle dediğini bizzat duymuştum." Resulullah: "Evet, ben dediğimi şimdi de söy^ lüyorum: Kimi bir şeyde görevlendirirsek az-çok ne varsa getirsin, yapabileceği işi alsın. Yapamayacağını da almasın. "(118)
Resulullah (s.a.v.) "Ezd" kabilesinden İbn el-Letbiyye adında birini zekat toplama işiyle görevlendirmişti. Adam Resulullah’a geldiğinde: "Bu size bu da bana hediye edildi." dedi. Hadis ravisi diyor ki bu durum karşısında Resulullah kalktı Allah'a hamd-ü sena eniklen sonra şöyle buyurdu: "Ben Allah'ın bana emrettiği hu-.suslarda, sizden birine görev veriyorum. O da bana gelip "Bu size bu da bana hediye edildi" diyor. Doğru ise, anne babasının evinde otursunda ona hediye gelsin. Allah'a yemin ederim ki, kim haksız yere birşey alırsa kıyamet gününde Allah'ın huzuruna onu taşıyarak gelecektir. Sakın kıyamet gününde Allah'ın huzuruna bağıran deve, koyun ve inek taşıyorak gelen kimseyi görmeyeyim. Sonra da iki koltuk beyazlığı görülünceye kadar ellerini havaya kaldırarak "Allah'ım tebliğ ettim mi?" buyurdu. (119)
Emanetin bir çeşidi de Allah'ın sana bahşettiği duyu, organ nimetleri, mal ve çcKuklardır. Bunlan Allah’ın murad etliği isükâmetie görevlendirip bu hususlara dikkat edip, bunların birer emanet olduğunun şuuruna varman gerekir.
İmtihan gâyesiyle Allah (c.c.) bunlardan herhangi birini sen
den alırsa onlar senin mutlak mülkünmüş gibi sızlanıp dehşete düşme. Allah (c.c.)'m bunlarda senden daha fazla hakkı vardır. Cihad yolunda verilmesi gerekiyorsa cimrilik yapmaya hakkın olmadığı gibi diğer hayır yerlerinden esirgeyip onlan ma'siyette kullanma hakkın da yoktur. Allah (c.c) şöyle buyurur: **Ey îman edenler! Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile arani7Xİakl emanetlere de hainlik etmeyin, biliniz kİ mallannız ve evladınız ancak bir fitnedir. Allah katında ise büyük mükafat vardır.** (120)
Emanetin birçeşidi de içinde bulunduğun meclisin hukukunu muhafaza edip konuşulan sır ve haberleri ifşa etmemendir. Bazı kişilerin dolaşan sözleri, söylenmiş olsun veya olmasın dikkat etmeden ifşâ etmeleri yüzünden nice bağlar kopmuş ve maslahatlar yokolmuştur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: ''Biri diğerine bir söz söyleyip ayrılırsa artık bu söylenen söz onun yanında bir emanet sayılır." (121) Meclislerinde söylenen söz edeb ve ahlâk kâideleri çerçevesinde kaldığı müddetçe muhafaza edilmeye lâyıktır. Fakat edeb ve ahlâk kaideleri dışma çıkıyorsa bunun muhafaza edilmesi gerekmez. Bir müslüman, bulunduğu bir toplantıda fâsıklarm başkalarına zarar gayesiyle komplolar tertiplediklerini görürse imkân dâhilinde bunu önlemeye çalışmalıdır. Resulullah (s.a.v.) şöyle bu-yurr: "Üç durum dışında meclislerin içinde söylenen, sîzlere emanettir:
İslâm nazannda aile arasında cereyan eden meseleler kutsaldır. Ailede kadın-erkek arasındaki bu hususlar, ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiç kimseye ifşâ edilmemelidir. Bazı kendini bilmezler, âileleri ile olan meselelerini yayar dururlar. Bu, Allah'm haram kıldığı birçirkinliktir. Yezid’in kızı Esma Resululah (s.a.v.)'tan yamnda kadın ve erkekler bulunduğu halde şöyle rivayet eden
'’Bazan olur ki erkek hanımıyla yaptığını, hanımı da erkeğiyle yaptığını ifşâ eder... (Bu sırada oturanları bir sessizlik kapladı. Ravi: ''Evet Allah'a yemin ederim ki bu doğrudur. Bunu, kadın ve erkekler yapıyor" dediğini söyler." Resulullah: Sakın böyle yapmayın, böyle yapanların misali, dişi ve erkek iki şeytanın herkesin önünde cinsî münasebette bulunmaları gibidir. "(123) Allah indinde korunması gereken emanetlerden biri de kadm ve erkeğin cinsî ilişkilerinin muhafazası ve ifşâ edilmemesidir.
Belirli bir zaman muhafaza edilmeleri için yanınuza bırakılan eşyalar da sorumlu bulunduğumuz emanet çeşitlerindendir. Resulullah (s.a.v.) Hicret esnasında almış bulunduğu bazı emanetleri müşrik olan sâhiplerine geri vermesi için Ali (r.a.)*yı yerine vekil tayin etmişti. Halbuki emanetin sâhibi olan bu müşrikler O'nu inancı için vatanından hicret etmeye zorlanuş ve güç durumda bırakmışlardı. Büyük insana yakışan küçüklerle kendini küçük düşürmemesidir. Meymun b. Mihran şöyle der: Üç şey. iyi-kötü herkese öden
Emanet eşyayı, hazır ganimet olarak kabullenmek çirken hırsızlıktan sayılır. Abdullah b. Mes'ud şöyle den "Allah yolunda şehid olmak borç hâriç her şeyin affedilmesine sebep olur. Biri Allah yolunda şehid olmuşsa ona "Emaneti sahibine ver" denilir. O, "Allah'ım tüm dünyalık elimden çıkmış ben nasıl ödiyeyim?" deyince "Onu cehenneme atm" denilir. Daha sonra almış olduğu emanet, teslim aldığı günkü şekliyle kendisine gösterilir. O da onu tanır ve almak için peşine düşer, alır ve omuzuna yükler. Onunla birlikte çıkacağını tahmin ederken omuzundan düşer, yine almak için eğilmek isterken devamlı azap görenlerin içine düşer ve kalır."Abdullah bin Mes'ud daha sonra şöyle devam eder: "Namaz emanettir, abdest emanettir, ölçü emanettir, tartı emanettir. Bunlardan başka çok şey saydı. Saydüdarı şeylerin en şiddetlisi emanet olarak bırakılan eşyaydı." Bunu rivayet eden der ki: "Berra bin Azib'e gittim ve "İbn Mes'ud'un söylediklerine ne dersin? dedim. İbn Mes'ud doğru söylemiştir. Sen şu ayeti hiç duymadın mı? **Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmedeceğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (en-Nisâ: 58)
Kişiyi haklara riayet ettiren, onu dünyanın kötülğünden koruyan emanet, onun kanının her damlası ve vücudunun her hücresine işlemiş olan emanettir. Bu da Huzeyfe bin Yemani'nin Re-sululah (s.a.v.)'dan rivayet ettiği şu hadisin mânâsıdır: "Emanet (şuuru) önce insanların kalbine indi, ondan sonra da Kur'an nâzil oldu... Onlar, hem Kur'an hem de sünnetten bunları öğrenmiş oldular." {124)
Ulâm'ı (Vj^enip onu tatbik etmemek yeterli değildir. Emanet Kur'an ve aünnetin anlaşılması için canlı bir rûhî çözüm yoludur. İnsandaki bu ruh öldü mu, yani inana aksiyona dönüştürmedi mi, emanet şuuru da ölür, böyle birinin Kur*an âyetlerini okuması veya sünneti öğretmeye çalışma.sı ona ne kazandırır?
İslâm'ı kabul ettiklerini iddia edenler yani esasta kabul et> meyen murâilerin bir kısmı emin bulunduklarını da iddia ediyorlar... Heyhat... Hakkı inkâr eden biri nasıl emin olduğunu veya emanetlere nayet ettiğini iddia edebilir?
Huzeyfe (r.a.) içüıde yakîni îmanın bulunmadığı kalplerden, îmanın sarsılmasıyla emanetin de kalkıp gideceğini beyan mek-sadıyla şu hadisi de rivayet eder:"... Sonra Resulullah (s.a.v.) bize emanetin nasıl kalkacağı hususunda konuştu ve şöyle buyurdu:
''Bir zaman insanlar uykuya dalarlarken emanet kalplerinden çekilir ve kalplerinde sadece kctgıt üzerindeki birnokta izi kalır... Sonra yine uyurlarken emanet kalblerinden çekilir. Bu sefer kalb-lerinde sert bir maddenin değmesiyle vücut da meydana gelen kaşıntı gıN bir iz bırakır''. Resulullah (s.a.v.) devamla şöyle buyurdu: "Daha sonra insanlar alışveriş ederler. Fakat neredeyse, aldığı enuıneti verecek kimse bulunmaz. Öyle ki, "Falan kabilede emniyetli bir adam var. Ve o, ne kadar da bahâdır, ne kadar nâzik, ne kadar akıllıdır" denilecek. Halbuki bu kişinin kalbinde hardal tanesi kadar îman olnurvacak." Bu hadis hâinlerin kalbinden emanetin nasıl çekileceğini ibretli bir şekilde canlandırmaktadır. Bu durumlar, kötü birine söylenen hayırlı nasihatlar gibidir.
Bu nasihatlar onun ruhuna girer. Fakat çok kalmadan tekrar çıkıp gider. Sadece (sıcak bir demirin yere değmek suretiyle meydana getireceği) iz gibi bir le'sir bırakır. Ne var ki bu nasihatlar adı
MüslUmanın Ahlâk
geçen demirin geçtiği yeri diriltmediği gibi, ölü kalpleri diriltn^ez. Böyle vicdan ve kalb sâhibi, herkesi zevk ve keyfine göre ölçer, iman ve küfür nedir aldırış etmez.
Emanet, şüphesiz ki büyük bir fazilettir. Dasit insanlar bunu kaldıramamıştır. Allah (c.c.) bunun büyüklüğünü bir misal vermek suretiyle îzah edip tüm kainata ağır gelecek bir yük olduğunu beyan etmiştir. Onun için insanın onu hafife alması ve hakkında üımalkâr davranması câiz olmaz. Allah (c.c.) şöyle buyurur: **Blz, emaneti göklere, arz'a ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu İnsan yüklendi. (Bu) insan cidden çok zalim, çok câhil bulunuyor.** (125)
Zulüm ve cehalet insanın fıtratına musallat olmuş iki âfettir. İnsan bu iki âfetle mücadele hususunda imtihana tabi tutulmuştur. Kişinin imanı, zulümden temizlenmeden ihlaslı bir îman sayılmaz." îman edip de imanlanna zulüm (ve şirk) bulaştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak onlann hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır.** (126)
İnsan cehaletten arınmadıkça kâmil bir takvaya sâhip olamaz. **Allah*ın kullan arasında. Ondan hakkıyla korkanlar, ancak âlimlerdir.** (127) İnsana emaneti yükleyen ayeti okuduktan sonra anlarsın ki zulüm ve cehalete mağlup olanlar, hiyanet, nifak ve şirk pisliğine de bulaşmışlar ve azabı hak etmişlerdir.
Kurtuluş, ancak îman ve emanet ehli içindir. **Çünkü Alla
Müslüman, bir akid bağladığı an ona sâdık kalır. Bir antlaşma yaptığı zaman yerine getirir, kişinin söylediği sözde durması îmanın gereğidir. Mü'min suyun yatağına vardığı gibi sözünde duran insandır. O, halk arasında verdiği sözlere sadık kalmakla tanınır. Kimsenin onun vereceği sözden cayacağından endişesi olmaz. Yeminin yerine getirilmesi gerekli olduğu gibi sözün de yerine getirilmesi lüzumludur. Verilen sözü yerine getirme ve yeminde durmanın kâidesi; Bunlann hak ve hayırlı işlerde sarf edilmiş olmalarıdır. İsyanda verilen söz ve günah iş için edilen yeminin. îfâ edilmesi gerekmez. Rcsulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş: "Herhangi birhususta yemin eden kişi bundan daha hayırlı bir şey görürse yemin kejfareıini versin ve daha hayırlı olan o işi yapsın." (129) Böyle bir yeminde ısrar etmenin bir mânâsı yoktur. Bu yemini bozmak daha faziletlidir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Kişinin verdiği yeminden dolayı ailesine yaklaşmamada ısrar etmesi, Allah'ın vermesini farz kıldığı kejfareti vermemesinden daha büyük bir günahtır" (130) Onun için İslâm'ın kabul ettiği hususlardaki ahitler yerine getirilir, diğerleri ise bu hükmün dışındadır. İnsan meşru bir konuda söz verdiğivakit imkân nisbetinde bunu yerine getirmelidir. Çünkü îman ve insanlık halleri, bu durumda tereddüt ve gevşekliğe mahal bırakmaz. Enes b. Malik'in şöyle dediği rivayet ediliyor: "Amcam Enes b. Nadr, Bedir savaşma katılmamıştı. Resulullah'a (s.a.v.) -"Ey Allah’ın Resulü! Ben, müşriklerle yaptığmız savaşa
İslâm’ı öğrenip onu tatbik etmemek yeterli değildir. Emanet Kur'an ve sünnetin anlaşılması için canlı bir rûhî çözüm yoludur. İnsandaki bu ruh öldü mü, yani inana aksiyona dönüştürmedi mi, emanet şuuru da ölür, böyle birinin Kur’an âyetlerini okuması veya sünneti öğretmeye çalışması ona ne kazandırır?
İslâm’ı kabul ettiklerini iddia edenler yani esasta kabul etmeyen mürâiierin bir kısmı emin bulunduklarım da iddia ediyorlar... Heyhat... Hakkı inkâr eden biri nasıl emin olduğunu veya emanetlere riayet ettiğini iddia edebilir?
Huzeyfe (r.a.) içinde yakîni îmanın bulunmadığı kalplerden, îmanın sarsılmasıyla emanetin de kalkıp gideceğini beyan mek-sadıyla şu hadisi de rivayet eder:”... Sonra Resulullah (s.a.v.) bize emanetin nasıl kalkacağı hususunda konuştu ve şöyle buyurdu:
"Bir zaman insanlar uykuya dalarlarken emanet kalplerinden çekilir ve kalplerinde sadece kağıt üzerindeki birnokta izi kalır... Sonra yine uyurlarken emanet kalblerinden çekilir. Bu sefer kalb-lerinde sert bir maddenin değmesiyle vücut da meydana gelen kaşıntı gibi bir iz bırakır". Resulullah (s.a.v.) devamla şöyle buyurdu: "Daha sonra insanlar alışveriş ederler. Fakat neredeyse, aldığı enumeti verecek kimse bulunmaz, öyle ki, "Falan kabilede emniyetli bir adam var. Ve o, ne kadar da bahâdır, ne kadar nâzik, ne kadar akıllıdır" denilecek. Halbuki bu kişinin kalbinde hardal tanesi kadar îman olmayacak." Bu hadis hâinlerin kalbinden emanetin nasıl çekileceğini ibreüi bir şekilde canlandırmaktadır. Bu durumlar, kötü birine söylenen hayırlı nasihatlar gibidir.
Bu nasihatlar onun ruhuna girer. Fakat çok kalmadan tekrar çıkıp gider. Sadece (sıcak bir demirin yere değmek suretiyle meydana getireceği) iz gibi bir te'sir bırakır. Ne var ki bu nasihatlar adı
MüslUmanın Ahlâkıgeçen demirin geçtiği yeri diriltmediği gibi, ölü kalpleri dirilin Böyle vicdan ve kaJb sâhibi, herkesi zevk ve keyfine göre öi< iman ve küfür nedir aldırış etmez.
Emanet, şüphesiz ki büyük bir fazilettir. Basit insanlar buı kaldıramamıştır. Allah (c.c.) bunun büyüklüğünü bir mîsal vemu sureliyle izah edip tüm kainata ağır gelecek bir yük olduğunu beya etmiştir. Onun için insanın onu hafife alması ve hakkında ihmalkA davranması câiz olmaz. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Biz, emaneti göklere, arz'a ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu İnsan yüklendi. (Bu) insan cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.** (125)
Zulüm ve cehalet insanın fıtratına musallat olmuş iki âfettir. İnsan bu iki âfetle mücadele hususunda imtihana tabi tutulmuştur. Kişinin imanı, zulümden temizlenmeden ihlaslı bir îman sayılmaz.'* îman edip de imanlarına zulüm (ve şirk) bulaşttrmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır." (126)
İnsan cehaletten arınmadıkça kâmil bir takvaya sâhip olamaz. ''Allah'ın kulları arasında. Ondan hakkıyla korkanlar, ancak âlimlerdir." (127) İnsana emaneti yükleyen ayeti okuduktan sonra anlarsın ki zulüm ve cehalete mağlup olanlar, hiyanet, nifak ve şirk pisliğine de bulaşmışlar ve azabı hak etmişlerdir.
Kurtuluş, ancak îman ve emanet ehli içindir. ”Çünkü Allah,
Müs/üman, bir akid bağladığı an ona sâdık kalır. Bir antlaşma yaptığı zaman yerine getirir, kişinin söylediği sözde durması îmamn gereğidir. Mü'min suyun yatağına vardığı gibi sözünde duran insandır. O, halk arasında verdiği sözleıe sadık kalmakla tanınır. Kimsenin onun vereceği sözden cayacağından endişesi olmaz. Yeminin yerine getirilmesi gerekli olduğu gibi sözün de yerine ge-ûhlmesi lüzumludur. Verilen sözü yerine getirme ve yeminde durmanın kâidesi: Bunlann hak ve hayırlı işlerde sarf edilmiş olmalarıdır. İsyanda verilen söz ve günah iş için edilen yeminin, îfâ edilmesi gerekmez. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş: '^Herhangi hirhususta yemin eden kişi bundan daha hayırlı bir şey görürse yemin keffa^rsin ve daha hayırlı olan o işi yapsın."* (129)
etmenin bir mânâsı yoktur. Bu yemini boz-v|e buyrulmuşlur: "'Kişinin ver-ada ısrar etmesi, Allah'ın daha büyük bir gü-iususlardaki ahitler
kaülamadıra Şayet Allah (c.c.) seninle beraber savaşa kaülmann nasib ederse ben müşriklere ne yapacağımı bilirim” dedi. Uhud gu. nünde müslümanlann hezimeti ortaya çıkınca o "Allah'ım arkadaşlarımın yaptığından dolayı beni mazur görmen müşriklerin de yaptığından dolayı beni mazur görmeni, niyaz ediyorum” dedi ve öne atıldı. Onu Sad bin Muaz karşıladı. Ona da "Ey Muaz’ın oğlu Sa'd, Nadr’ın Rabbına yemin ederim ki ben cenneti istiyorum. Ben cennet kokusunu Uhud dağı tarafından duyuyorum" dedi. Sa'd: Ey Allah'ın Resulü! Onun yaptığmı ve atılğanlığını ben yapamadım dedi. Enes:-"Diz onu, vücudunda 80 küsûr kılıç, ok ve mızrak yarası, bir de müşriklerce burun ve kulaklarının kesildiği bir durumda gördük. kızkardeşi onu parmak ucu ve vücudundaki bir benek vasıtasıyla tanıyabildi. Enes: (Devamla) Dizler aşağıdaki ayetin ve onun benzeri kişiler hakkında nazil olduğunu kabul ediyorduk dedi. (131) "Mü'minlerden öyle erkekler vardır ki Allah'a verdikleri söze sadakat ettiler. Kimi şehid oluncaya kadar savaşacaklarına dair adağını ödedi (şehid oldu). Kimi de şehid olmayı bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler." (132)
Ahde vefa, iki unsura muhtaçtır. İnsan nefsinde bunlar meydana geldiğinde verdiği söze bağlı kalmak ve onu ifa etmek kolaylaşır.
Allah (c.c.) Âdem (a.s.)’dan yasaklamış olduğu ağaçtan yememesi için söz almışü. Fakat Âdem (a.s.) unuttu za'fa düştü, sonra da ahdini bozdu. "Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan) yeme diye emir verdik de unuttu. Biz onda bir sabır ve sebat bulmadık." (133) Azimet ve hâfıza zayıflığı, kişiyi farz olan ah
vefaya sarılmaktan alıkor. Zaman, acayip hadiselerini insan üze-rinde cereyan ettirir. Onun gözü önünde devamlı olaylar sergilenir, kendisi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya gelir. Qyle bir hal alır ki, aydınlık yollan kapkara kesilir. Kendisince önceden bilinen hususlar bilinmez olur.
Bunun için insan, devamlı olarak unuttuğu şeyleri hatırlatacak, karanlık ufuklarını aydınlatacak bir uyancıya muhtaçtır. Bu hatırlatıcıyı korumaya delalet eden Kur'an ayetleri ne kadar da çoktur...
"Rabbınızdan size indirilen Kur'an'a uyun. Allah'dan başka dostlaredinip onlara uymayın. Siz ne az düşünüyorsunuz." (134)
"Bu İslâm dini Rabbının doğru yoludur. Gerçekten biz ayetlerimizi düşünen bir topluluk için beyan ettik." (135) "Giyim eşyasını göndermek, Allah'ın ihsanına delalet eden alametlerdendir. Gerektir ki düşünür ve anlarlar" (136) "Biz böylece ölüleri diriltiriz." (137) Verilen ahdin yerine getirilebilmesi için uyanık ve kuvvetli bir hafızaya ihtiyaç vardır. Ahid aldığını unutan biri nasıl olur da bu ahdini yerine getirebilir? Onun için ahitten bahseden âyet "Haürlatma" konusuyla bitiyor. "Allah’a verdiğiniz ahitleri yerine getirin. Düşünmeniz İçin Allah, sîzlere bunlan emretti." (138) Kişi verdiği sözü hatırladığı an buna, zorluğu aşacak, zevkleri kıracak bir azmi de katması gerekir. rine getirmek ne kadar zor olursa olsun bu azim kınimamalı ve ger-çekleşmesi için herşeyi göze almalıdır. Yarış meydanında herkete derecesi bir olmaz, bazen verdiğimiz söz çok ucuza malolur. Bazen de kişinin dost ve hayatına bile malolabilir. İşte bunlar dünya ve âhiretteki şerefli görevlerdendir. Şair şöyle der: "Zorluklar insanları maruz olmasaydı, cömertlik olmazdı. Bu hususlarda öne atılmak savaş kadar zordur."
Kur'an, yüksek derecelere rahatlıkla ulaşılabileceği ve büyük hayırlara az çalışmayla varılabileceği görüşünü reddeder.
"Yoksa siz ey mü'minler! Kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınız.a gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zaruretler dokundu ve öylesine .sarsıldılar ki peygamber ve maiyetinde îman edenler Allah'ın yardımı ne zaman olacak diyesiye kadar. Bilin ki Allah'ın yardımı muhakkak yakındır" (Bakara: 214) tasan anlayışlı bir zihne ve şerefli bir kalbe sahip oldu mu bu in.san, aynı zaman da vefakar da sayılır. Müslümanın bağlandığı ahitler derece derece farklıdır. Bunların en büyüğü ve en mukaddesi kişiyle Rabbı arasında olan antlaşmasıdır, muhakkak ki Allah insanı kudretiyle yaratmış, nimetiyle beslemiş ve ondan bu hakikatlan bilmesini ve itiraf etmesini talep etmişür. O, bunları yapmadığı takdirde tehlikelere düçar olur. Bunun neticesinde de ya onlan tanımaz hale gelir veya inkâr elmiş sayılır. "Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır. Diye öğüt vermedi mi? Ey Ademoğulları! Bir de bana ibadet edin. Doğru yol budur.gambeilere kulak vermek, gösterdikleri yolu tâkip etmezse tek başına Rabbını bulabileceğini düşünüyordur. İşte Alah'ın tüm insanlardan aldığı misakın manası budur: "Hatırla ki Rabbin Ademoğullannın sülbkrinden züniyetlerini çıkarıp da onlan nefislerine karşı şâhid tutarak "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurduğu vakit onlar da "Evet Rabbimizsin. Şahit oMuk" demişlerdi. Bu şahit tutuşumuzun sebebi kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktur. Derseniz diyedir. Yahut "Doğrusu atalarımız önceden Allah'a ortak koşmuştu. Biz onlardan sonra gelen bir nesil bulunuyoruz. Şimdi o bâtıl yolu kuranların yaptıkları günahlarla bizi helak mı edeceksin" dersiniz diye. İşte ayetleri böylece açıkiiyoruz. Olur ki küfürden tevhide dönerler." (140)
Âyetin zâhirinden anlaşılır gibi görünen herhangi karşılıklı bir konuşma yoktur. O, sağlam fıtratın Allah'a yönelişi ve onu bilmesidir. Yine o, kâinatta serpilmiş olan delillerle Allah'ı birlemek, nnde bulunmak, Allah'tan uzaklaştıran ve O'na ortaklar edinen taklitlo'den kurtuluştur.
metod Araplar lisanında meşhurdur. Dillerde dolaşan darb-ı mesel şöyledir. "Duvar çiviye: Niçin bana eziyet dedi. Çivi bana vurandan sor. Benim üstümde olan beni yor da ondan dedi: "İşte insanm bu akdine sâdık kal-laki şeref ve âheretteki kurtuluşun esasıdır.
railoğllan! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ek Tevrat'taki ahdime vefa edin ki, ahdinize vefa benden korkun." (el-Bakara:40).
Resulullah (s.a.v) kendisine gelen heyetleri, İslâm'dan seçü|| bazı mühim konularda ve kültür seviyelerine göre eğitirdi.
Avf bin Malik şöyle der: Biz Resulullah (s.a.v.)'in yanında dokuz, sekiz veya yedi kişi idik: "Bana biat etmez misiniz?" buyurdk Ellerimizi uzatarak Sana biat ederiz Ey Allah'ın Resulü" dedn "Bana şu hususlarda biat ediniz," buyurdu: "Allah'a ortak ko}-mayacağınıza, O'na ibadet edeceğinize, beş vakit namaz h-lacağınıza, dinleyip itaat edeceğinize (bir de sessiz olarak şu kelimeyi ekledi} kimseden birşey istemiyeceğinize... "Ayf bin Malik" Ben bundan sonra biat edenlerden bazılarını gördüm. Birinin elinden kamçısı düşüyordu da, kendisine verilmesini dahi lâmseden istemezdi. "(141)
Sen, verilen ahdin nasıl tatbik edileceğine ve estetiğine dikim et. Bu biat herkese kendisinden en fazla karşı karşıya geldiği ve muhtaç olduğu hususlarda bir nasihat mesabesindeydi.
Hâkim'e zulmetmemesi hususunda, tüccara hile yapınanusı hususunda, görevliye de rüşvet almaması vs. konularında nasihat etmek gerekir. Din konusunda herkes mükelleftir. Fakat bazı konularda, bazı kişilerin daha fazla aydınlatılmaları gerek. Bazı tslami bölgelerde belli şahıslar, yapmacık biatlar düzenlerler fakat geçekten de bunların pek faydası olmuyor. Bunların durumu yapmacık ilaçlan yazdırmak için doktorluk taslayan sahte doktorlann dunıını gibidir. Bunlar hastalığı anırmaktan başka birşey yapmazlar.
t.slâm bir bütündür. Onunla amel etmek her zaman ve her mekânda şüphe götürmez bir vecibedir. Resulullah (s.a.v.) davasuu ar^ ve diğer kavimlere ulaştırabilmek, risaletini korumak, davetinmuhafaza etmek hususlarında ensardan mal ve canlarıyla cihad edeceklerine dair biat almıştı. Ensar*m Resulullah'a vermiş bulundukları bu biat, inanç tarihinde en sağlam ve en ihlaslı biat sayılır. Bu biat hac mevsiminde ve mehtaplı bir gecede yapıldı. Dundan sonra biata katılanlar muhtelif işlerine dağıldılar. Şu var ki, biatta nelere söz verildiyle bunlar gönül rızası ve istekle yerine getirildi ve tatbik edildi. Bu insanlar biata olan bağlılıklarından dolayı Bedir ve ondan sonra yapılan Islâm-tâğut savaşlarında Resulullah'uı davası için canlarmı rahatlıkla verebildiler. Resulullah (s.a.v.) çetin zamanlarda i'la-ı kelimetullah için bu cemaata güvenerek yola koyuldu. Huneyn savaşında müslümanlar yenik düşünce İslâm'a yeni girenler büyük gruplar halinde Resulullah'ı terkettiler. Resulullah kendileriyle biatlaştıklarından, verdikleri sözleri yerine getirmeleri taleple onları yardıma çağu’dı.
Enes anlatıyor: "Huneyn savaşıud Hevazin ve Gatafan kabileleri ile birlikte, başkaları da çoluk çocukları ve develeri ile beraber müslümanlara yöneldiler. Resulullah (s.a.v.) ile onbin kişi ve birçok âzad edilmiş köle vardı. Tüm bunlar savaşta Resulullah'ı tek başına yalmz bu-aktılar. Bu arada Resulullah tek başına savaşıyordu. Üst üste iki nidada bulundu. Ve sağına dönerek:
"-Ey Muhacir topluluğu! buyurdu. "Buyrun ey Allah'm Resulü! Emrine amadeyiz." Sonra da sol tarafma yönelerek:
-"Ey Ensar topluluğu! dedi. Onlar: "Buyurun ey Allah'm Resulü! Emrine hazmız. bu sırada Resulullah (s.a.v.) binmiş olduğu boz kaurdan inerek: "Ben Allah'm kulu ve Resulüyüm" buyurdu. Bundan sonra müşrikler hezimete uğradı. Resulullah büyük nimetler elde etü. Bunu Muhacir ve azad edilmiş köleler arasmda lim etti.
anında bizler çağnitnz. Fakat ganimetler başkalarına verilir,'' (t diler. Resulullah bunu duyunca hemen onları toplayarak şöyle buyurdu; "Sîzlere ne oluyor (ses yok). Ey Ensar! Başkasma dünyalık, size de Muhammed (s.a.v.)'in olmasına, onu evlerinize götürmenin (onunla beraber bulunmanıza) râzı değil inisiniz?" deyince onlar Olur, Ya Resulallah! Buna razıyız," Deyip kabul ettiler. Resulullah (s.a.v.): 'Tüm insanlar bir tarafa Ensar da bir tarafa doğru gidecet olursa ben ensarın gittiği tarafa doğru gideceğim dedi"(142).
Şu bir gerçektir ki büyük davalar ensar sadakati gibi can ve mallarım bu yolda verecek, basit menfaatlara mağlup olmayacak ve onlarla uğraşmayacak insanlara, herşeyden daha fazla muhtaçtır.
Resulullah (s.a.v.)'ın onlara ganimet dağıtmadaki bu tatbikatı, onlann îman ve ihlaslanndan kaynaklarmıaktaydı. Resululah bedevileri İslâm dinine ısındırmak için sevdikleri mal ile, kalplerini okşamak istemiştir. Ensar'm güçlü îmanını da bildiği için onan bu yakm îmanlanyla başbaşa bırakmıştır. Resulullah böyle durumlarda şöyle buyurdu: "Bazıları bana daha sevimli oldukları halde diğerlerine mal veririm ki bu sayede cehennemden korunmuş olsun.' (143) Ahde vefamm güzel misallerinden biri de kişinin geçmişinden iİMet alıp el'an ve geleceğini değerlendirmesidir, mesela biri geçmişte fikir ve hasta bulunsa, şimdi de iyileşip zenginleşse böyle birinin geçmişini unutup şımarması hiçbir zaman fâkirlik ve hastılak yüzünü görmediğini söylemesi uygun değildir. Böyle bir insafsızlık nifâkın bir çeşidi olup, sâhibini Allah'ın rahmetinden mahrum kılabilir. Rivayet edildiğine göre Medine halkmdan olan "Sa'lebe" iasan meclisinde "Allah bana mal verecek olursa ondan herkesin
hakkını çıkanp, sadaka verip, akrabalara yardım edeceğim” diye yeminde bulundu. Sonra amcası oğlu ölüp ona çok mal buaku. Sa'lebe verdiği sözü yerine getirmedi. Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu:
"Onlardan kimi de Allah'a şöyle kesin söz vermişti: Eğer Ailah bize iütuf ve kereminden ihsan ederse muhakkak zekatı vereceğiz. Gerçekten sâiihlerden oiacağız. Ne zaman ki Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirenler (oldular). Zaten yan çizip duruyorlardı. Nihayet Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söylemeyi âdet edindikleri için, Allah'da bu işlerin sonunu kalplerinde kıyamet gününe kadar devam edecek bir niföka çeviriverdi. Hele o (münafıklar) bilmediler mi ki? Allah onların gizledikleri sırlan da bilir, fısıltılarını da... Allah gâibleri hakkıyla bilendir." (144) Nimeti inkâr ve ahdi bozmanın kötülüğüne delalet eden kıssalardan biri de Ebu Hureyye'nin rivayet ettiği şu hadistir
"Beni İsrail'den kel, kör ve abraş olan Uç kişiye Allah (c.c.) imtihan gayesiyle bir melek gönderir, melek ilkin abraş olana gelir, "Senin çok sevdiğin şey nedir?" dedi. "-Güzel cild ve sima çünkü, halk beni çirkin görüyor," dedi (Resullah devamla): Melek abraşın vücudunu sıvadı. Ondan bu çirkin manzara gitti ve ona güzel bir ta, güzel bir ten verildi. Bundan sonra melek ona en çok hangi lı seversin diye sordu? -"Deveyi," dedi. Ona on aylık gebe bir Jr verdi ve: "Bu sana mübarek olsun" dedi. Sonra melek başı kel M^n yanına geldi. Ona dal "En çok neyi seversin?" dedi.
spot telefonlar ve spot telefon sizin icin sundu.


spot telefon

spot telefonlar

spot samsung

spot iphone

spot htc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder