spot telefon ve spot telefonlar,dan islam bilgisi3

 spot telefonlar


spot telefon ve spot telefonlar,dan islam bilgisi3 bugün sizin icin elimizden gelen gayreti gösteriyoruz spot telefon ve spot telefonlar elinden gelen gayretiş gösteriyor ve sizin icin spot telefon ve spot telefonlar islam bilgilerini herzman yazmaya devam edecek spot telefon ve spot telefonlar diyorki Bir damla su idik. O suyun:Ne kulağı vardı, ne de ayağı.
Ne saçı vardı, ne de gözleri.
Ne ciğeri vardı, ne de böbreği.
Ne derisi vardı, ne de kemiği, kası, siniri,
O sadece bir damla suydu.. Bir tek damla...
O bir damla suyun cinsim cibilleyyeti de bilinmiyordu:
Erkek miydi, kadın mıydı ?
Esmer miydi, beyaz mıydı.
Kısa boylu muydu, uzun boylu mu?
Zayıf nuydı, şişman mıydı ?
Bilemezdik, çünkü görülen sadece bir damla suydu..
Yine o bir damla suyun hüviyetini de bilmiyorduk: hangi ırktandı, hangi renktendi?
Hangi dile sahipti, hangi kelâmı konuşacaktı ?
Ne şeklini görebiliyorduk, ne de vasfını.
Netice olarak o bir damla suydu.
O bir damla suyun hangi inanca sahip oduğunu da bilemiyorduk:
Kâfir miydi, mü'min mi?
Fasık mıydı, fâcir miydi?
Müşrik miydi, münâfık mı ? Her ne kadar akide kimliğini tayin etmeye yetkimiz olmasa bile, o bir damla suyu bir sıfat bekliyordu.
IH Al MUf t4nHu iHİa«ırtii
ktr mai/iİomm 0ktrıA.
o birdamla suyu, Rabbimiz, erkek ve kadtmn bünyesinden çıkaracak. (J) Daha sonra emin olan bir karargaha yerleştirecek,
(2)O karargahta bir damla suyu aşılamış yumurta haline dönüştürecek sonra bir parça et haline çevirecek o eti kemiklere dönüştürecek tekrar kemiklere et giydirecek daha sonra güzel bir yaratılışla onu insan haline getirecekti. (3)
O bir damla suyu yaratan, yaratıcı öyle buyurdu:
''Allak her canlıyı sudan yarattı". (4)
"Sudan (Meniden) bir insan yarattı." (5)
"/nsaru atılan bir sudan yaratıldı." (6)
"Biz. insanı en güzel biçimde yarattık " (7)
O bir damla su merhale merhale ilerliyor ve insan olarak ortaya çıkıyordu. Evet o bir damla su artık insandı. Kadın veya erkek olarak insandı o..
Bir damla suyu, insan olarak insanlığın arasına katan yüce yaratıcı, yarattığı insanın iyiliğini, hayrını istiyordu. Onun için, yaşaması için, yaratıcısına itaat etmesi için neler yapmamıştı ki?Yeryüzünün tamamını ve gökteki olan her şeyi onun emrine vermişti,
insanın aklına rehberlik yapması için, kitabı olan Kur'an'ı Kerim'ini, kulunun eline tutuşturmuştu..
1)Târik Suresi:7
Mü'minun Suresi: 13
3)Mü'minun Suresi: 14
4)Nûr Suresi:45
5)Furkân Suresi: 54
6)Tarık Suresi:6
7)Tın Suresi: 4
Yaşanacak din olarak sadece İslâm'ı kabul etmişti. (14)
Yol olarak Sırat-ı Müstakimden başkasına razı olmamışa (15) Bu yolculukta tek rehberin Hz. Muhammed olmasını em. retmişti. (16)
Yolda yürüyecek yolcuların da kimliklerine dikkat çekmiş ve dinde kardeş olanların, ancak mü'minler olduğunu açıklamıştı. (17)
İslâm ümmetinden başka kalabalıklara tenezzül etmememi^ istemişti. (18)
Talimat ve direktiflerin alınacağı merciin, sadece kendisi ve elçisi olabileceğini tenhih etmişti. (19)
En sonunda da:
Kime kulluk edilir?
Niçin kulluk edilir?
Nasıl kulluk edilir?
Nerede kulluk edilir?
Kimlere kulluk edilir? Suallerinin cevabını almak için, kullarının kitabına. Kur'an’ma davet etmişti.
Bir damla sudan meydana gelen insan, eğer yukarıdaki talimatlara, uyarılara, ikazlara dikkat eder ve üzerine düşeni yaparsa netice ne olar? Yani kendisini yaratan Rahbine ortak tutnuıdan yaşar, ibadet ve taat dünyasını yalnızca Rahbine kaydınrsa kulun
14)AJh Imran SuresiıSS
15)En'am Suresi: 126
16)Haşr Suresi:?
17)Mâide Suresi:55
18)Enbiya Suresi:92
19)Yûnus Suresi:25
Müslümamn Ahlâkı
alacağı netice ne olacak dersiniz? Yine bunun cevabını bir damla sudan insanı yaratan Rabbimiz verir:
"Allah, sîzlerden îman edip iyi davranışlada bulunanlara:
1.Kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını,
2.Onlar için beğenip seçtiği dini (tslâm'ı) onlar için güç kaynağı yapacağını,
3.Ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını VA 'DETTİ.
Çünkü onlar:
1.Bana kulluk ederler,
2.Hiçbir şeyi bana ortak tutmazlar.
Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır. (20)
Bir damla sudan yaratılan insan şu hakikate bir daha inanmalıdır ki, kötüler ve kötülük sürekli olarak ayakta kalamaz, lylik asıl, kötülük ise geçicidir. Hakimiyet eninde sonunda iyilerin eline geçecektir. Bu iş böyle takdir edilmiştir. Kur'anımızın müjdesi, Sırat’ı Müstakimde yürüyen müslüman kullar için önem arzeden bir mesajdır:
"Yemin olsun ki, zikirden sonra Zebur'da: 'YERYÜZÜNE SALİH KÜLLARIM VÂRİS OLACAKtlR,' DİYE YAZMIŞTIK". (21)
Bir damla su iken sonra insan olan.
20)Nûr Suresi:55
21)Enbiya Suresi;105
hlâm alimleri mUslüman ferdin, müslüman ailenin, müs-lüman cemiyetin ahlâkından bahsettiği gibi, bir de devlet ahlâkından bahsetmiştir.
Devlet ahlâkının anlatıldığı bölümde, başkan ile tebaa arasında olması icab eden sıkı ilişkiye dikkat çekmişlerdir. Yüzde doksan dokuzunun matematiksel ifade ile müslüman olduğu söylenen bir ülkede, halkının inancına saygılı olmak şöyle dursun, onların inancını, dinini tehlike gören bir başkasının bulunduğu yerde sulhtan, huzurdan, saadetten bahsedilebilir mi? Bir de bu başkanlar halkının dinin tehlikeli olduğu ihbar etmek için ülke dışımı gider zavallı bir insan gibi yahudiye şikayet ederse, o yerde güvenden, birlikten, dirlikten konuşulabilir mi?
İşte halkı müslüman olan ülkelerin bulunduğu acı tablo budur. Bir damla sudan merhale, merhale insanlığa gelen ve mah-lukalın en şereflisi olan insana yani müslüman insanına layık olmayan çobanlar sahiplenmeye çalışırlarsa, insanlık "Ağzını kurusu yok musun ey "Adl-i İlâhî" demeye başlar.
Konuyu fazla dağıtmadan ve uzatmadan, bir damla sudan yaratılan insanın taşınması ve yaşaması gerekli olan Islâm Ahlâkı mevzusu ile onu başbaşa bırakıyorum
Mesaj dolu bu güzel eseri okuyucusuna takdim eden Ribat'ı da candan tebrik ediyorum. Eserin müellifinin hakkın rahmetine kavuştuğunu bildiriyor, on rahmet diliyor, cennete girecek kullardan olmasını Allah'tan niyaz ediyorum.,
Islâm Peygamberi (s.a.v.) davetindeki açık metod ve risaletin ilk gayesini şu hadisiyle ilan etmiştir:
"Muhakkak ki ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (1).
Böylece, risâletin, tarihi hayat akışı içerisindeki yerini belirlemiş oldu. Risâlet sahibi (s.a.v.) nübüvvet nurlarını etrafa yaydı. Faziletleri neşretmeye, kemâl ufuklannı aydmlatmaya uğraştı ki, insanlar hakikate aydınlıklar içinde akın yapsınlar.
Islâm'da teşrî edilen ve îman edilmesi gereken rükünler, körü körüne inanılması gereken şiarlar değildir. Islâm, insanı kapalı ve manasız amellerle mükellef kılmamıştır.
Hayır, hayır! Islâm'm farz kıldığı bütün ibadetler kişiyi sağlam bir ahlâka yetiştirmek için tekrarlanan alıştırmalardır. İslam, aynı zamanda durumlar ne kadar değişirse değişsin, insanm bu ahlâka sanimasmı da temin eder.
Bu ibadetler kişinin isteyerek sarıldığı, beden ve hayatın rahatlaması için devam ettiği riyâzî temrinere benzer. Kur'an ve Sünnet bu hakikati açıkça îzah eder. Namazm hikmetini îzah ederken, Kur'an "(Namazı kılın) şüphesiz ki namaz kötülükten ve mün-
(1) Mâlik, Muvatta, Hüsnü! Hulk, 8,2/553.
kerden alıkor" (2) buyurur. Evet... Rezilliklerden uzaklaşmak, amel ve sözlerden temizlemek namazın hakikatidir. Yine kudsîbu. hadiste: "Namazı; ancak azametim karşısında eğilen, kullarmış kibir taslamayan, isyanda ısrar etmeyen, gündüzleri zikrimle ge. çiren. miskin, yolda kalmış, dul ve musibetzedelere merhamet edenlerden kabul ederim" (3) buyurur Yüce Mevlâ...
Zekat; ceplerden alınan vergi ve haraç değil, bilakis o, şefkat ve nK'rhamet duygularını uyandıran, çeşitli tabakalar arasında ülfet ve muhabbeti sağlayan bir araçtır.
Kur'an zekalın hikmeti hakkında da: "Onların mallanndan sadaka (zekat) al ki bununla kendilerini (günahlanndan) temizlemiş, (mallarını ve hesenatiannı) bereketlendirmiş olasın" (4) buyurur. Nefsi cimrilik pisliğinden temizlemek, cemiyeti de daha yüce bir seviyeye çıkarmak zekalın birinci hikmetidir. Bundan dolayı Resulü Ekrem (s.a.v.) müslümamn vermekle yükümlü bulunduğu "Sadaka" kelimesinin şumûlünü çok geniş tutmuş ve:
"Müslüman kardeşinin yüzüne tebessüm, iyiliği enir, kötülükten menetmen, yolunu şaşırmışsa yol göstermen, yoldan; to}, diken, kemik vs. şeyleri temizlemen, kovandan müslüman kardeşinin kovasına su dökmen, görmeyene rehberlik etmen (hep) sadakadır" (5) buyurmuştur.
Asırlarca kin ve düşmanlık içinde yaşamış bedevî bir topluma bu (âlimat, Islâm'm hedeflerini bildirmeye kâfidir. O, bunlarla bütün insanlığı karanlık câhiliyyet hayatından nûra çekmiştir.
Onıç da böyledir. Islâm oruca, belirli bir vakit için bir lakım arzu ve isteklerinden mahrum kalmak nazarıyla bakmaz. Bu hususu Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle açıklar.
"AT/m yalan sözden) ve onunla amel etmeyi terk etmezse, Allah'ın onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur" (6)
"Oruç, yeme ve içmeyi terk ile değil, ancak o: kötü söz ve benzeri şeylerden yüz çevirmek iledir... Birisi sana sataşır veya cehalette bulunursa 'Ben oruçluyum'de".Ç!) Kur’an orucun semeresini şöyle zikreder:
"Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sîzlere de farz kılındı. Umulur ki (kötülüklerden) korunasınız." (8)
Kişinin; Islâm'ın varlıklara farz kıldığı ve mukaddes beldeye sefer yapmakla yerine getirebilen hac ibadetini gaybî (hikmeti bilinmeyen) bir ibadet kabul etmesi büyük hatadır. Zira Kur'an bu Islâm şiarından şöyle bahseder:
"Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (kendisine) farz eder (ihrama girer) se artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (Ahiret için veya hac seferine yetecek miktarda) azıklanın. muhakkak ki azığın en hayırlısı takvadır. Ve Ey Kâmil akıl sahipleri! Benden korkun.” (9)
İşte bunlar toplu olarak Islâm’m bazı meşhur ibadetlerinden
(6)Buhârî, Zübdetü'I Buhârî, 1/277.
(7)Ibn'i Huzeyme, I. Mace, Sünen. 4/593.
(8)Bakara, 183.
(9)Bakara. 197.
AHLÂK ZA’FİYETİ ÎMANIN ZA'FINA DELİLDİR
îman; kişiyi iyiliklere yönelten ve kötülüklerden alıkoyan bir kuvvettir. Dunun içindir ki Allah (c.c.), kullannı iyiliği davet, kötülükten men ederken bunu kalUerdeki îmamn bir gereği kılan Kur'an'da bunun misalleri pek çoktur.
Cenab-ı Hakk'm mü'min kullarına "Ey îman edenler" diye başlayan emirler vermesi ve onlara "Allah sakının ve sâdıklarla beraber olun" (11) buyararak îmanlarına hitap etmesi inanç ve aksiyon arasındaki bağı göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Risalet sahibi (s.a.v) güçlü îmanın mutlak olarak güçlü ahlakı gerektirdiğini, ahlaksızlığın îman za'fmdan veya yokluğundan neticelendiğini izah buyurmuşlardır.
Resulullah (s.a.v.) arsızı, kötü yolda olam, rezalete bulaşanı, kim.seden haya etmeyeni şöyle vasıflandırmıştır: "îman ve haya birbirine bağlı ve eşittirler. Biri gidince diğeri de gider" (12).
Komşusunu inciten, onlara kötülük edenler hakkında İslâm şiddetli hükümler koymuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
"Allah'a yemin olsun ki îman etmemiştir! (Bunu Uç kez tekrarlamış ve):
Komfusu, kötulUkUnnden emin almayan"'demiştir.
Resuluilılı (t.a.v.fı, etbluu bâtıldın yttz çevirmeyi hurafe ve gevezelikten uzıkLaşmayı emraderkcn şöyle buyurduğunu gö> rursun!
"Ktm Allah'a ve âhtret gününe îman ediyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun." (14)
İşte, Allah Resûlü (s.a.v.) îmanın kemâl ve sadâkâtına güvenerek, semeresini verinceye kadar faziletleri empoze etmeye, böyle davranıp devam ediyordu.
Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindâr sayılanlann bırkısnu, ibadetlerin îfa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle gc^rmelerine rağmen, bunlar, aynı zamanda gerçek îman ve güzel ahlakın hilâfına bazı amellerde bulunurlar, işte bunlar; ibadetlerin ruhuna erişmeyen, zirvesine varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Nice ç(x:uklann namaz hareketlerini gördükleri ve duydukları şekilde yapabildikleri gibi... Nice tellallann hac menasikisini yapmacık bir tevazu ile yapabildikleri gibi... Nice tellallann hac menasikini yapacık bir teazu ile yapabildikleri gibi... Tabii ki bunlar sağlam inanç ve yüce mak-.satlar için kâfi değildir. Doğru bir istikametle faziletler derecesinde bir hüküm verebilmek için şaşmaz bir mihenk gerek, o da yüce ahlaktır...
"-Ev Allah'ın Resulü! Falan kadın namaz, oruç ve sakadayı çokça yerine getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle komşusuna eziyet ediyor" ĞeĞi.
Bu cevap yüksek ahlâkm kıymetini takdir etmekte ve aynı zamanda sadakanın da içtimâi büyük bir ibadet olduğunu îzah etmektedir. Sadakanın faydası başkasına da sirayet ettiği için namaz ve oruçta az miktarın farz olunması, sadakada farz kılınmamış ve az bir miktar ile yetinilmemiştir. İslâm Peygamberi ahlâk ile gerçek îman ve ibâdetin alâkasını beyan etmekle ilgili suale cevap vermekle yetinmemiş, bilakis ahlâkı dünya ve âhiret salahı için esas kılnuştır. Bundan dolayı ahlâk meselesi önemli bir konudur. Fikir ve akidede iyici yerleşmesi için devamlı irşad ve aralıksız nasihata ihtiyaç vardır. îman, salâh v ahlâk birbiriyle içiçe ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Peygamber (s.a.v.) bir gün ashabına:
"-Müflis kimdir, bilir misiniz?'* diye sorar. Ashâb:
"-Bize göre o, para ve eşyası olmayandır," deyince Resulü Ekrem:
"-Müflis: ümmetimden namaz, zekât ve oruçla gelen, fakat bununla beraber, şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını (gasbetmiş), başkasının kanını akıtmış ve bir başkasını da döv-
(15)Ahmed b. Hanbel, İhya, 3/116.
Prof. Muhammed Gazâlt
tür. Tüm hak sahiplerine onun hayırları verilir. Üzerindeki ru tükenmeden hayırları tükenir ve alacaklının günahlarından yüklenir ve sonra da ateşe atılır." (işte esas müflis budur) (16) ıırur.
Evet, işte müflis budur. Bu, bin liralık mala sahip olup üzeride 5İn liralık borç olan kimse gibidir. Nasıl olur da bu miskin, zcn-sayılabilir?
Bazı ibâdetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun yanında cötülük aracı, asık suratlı ve zulümle içiçe olursa nasıl takvâJı bir m sayılabilir? Resulullah (s.a.v.) bu durumla ilgili olarak şöyle mrmuşlardır: "iyi ahlâk suyun buzu erittiği (veya buzun suya \üp eridiği gibi) günahları yok eder. Kötü ahlâk da sirkenin balı ’jduğu gibi (iyi) amelleri mahveder." (17)
Zarar ve çirkefliğiyle tüm rezaletler birinde bulunursa, bu in-un dini, elbisenin vücuttan çıkarıldığı gibi çıkar gider, Böylcsine an iddiası da yalan sayılır. Ahlâktan yoksun bir îmanın ne kıymeti r ki! Allah'a bağlanmak iddiasıyla birlikte bu fesadın manası nasıl ıh edilebilir?
îmanla ahlâkm bu açık alâkası hususunda Resulü Ekrem av.) şöyle buyurur:
"Kimde üç haslet bulunursa o münâfıktır. isterse namaz kıl-ı, oruç tutsun, umrede bulunsun ve "Ben müslümanım desin (delmez):
6) Müslim. Kitâbul-Birr ves-sıla. 59. Bevheld. Ih^a. 3/119.
Müslümarun AMâJu
Emanete hıyanet ederse." (18) Başka bir rivayette de:
"Münafıkın alâmeti üçtür: Konuşunca yatan söyler, va'dini bozar, emaete hıyanet eder. Bunları yaptıktan sonra, ister namaz kılsın, oruç tutup müslüman olduğunu da iddia etsin (değişmez)." O (s.a.v.), yine şöyle buyurmuş;
"Kimde dört haslet varsa o hâlis münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar ona bir münafıklık alâmeti var demektir:
1.Emanete hıyanet eder,
2.Konuşunca yalan söyler,
3.Söz verdiği zaman tutmaz,
4.Mücadele ve düşmanlık yaptığı zaman haktan ayrılır."
(18)Buhârî, K. iman
Prof. Muhammed Gazâlî
DAHA GÜZEL BİR ÂLEME DOĞRU
Şimdiye kadar bahsettiğmiz prensiplerden anlıyoruz ki, İslâm, beşeriyeti büyük adımlarla fazilet ve edeble yoğrulmuş bir hayata götürüp, bu hedefe ulaştıncı tüm sebepleri de risaletin temel prensipleri kabul eder. Aym zamanda bu sebepleri ihlal eden vasıtaları da risâletten çıkma ve uzaklaşma olarak telakki eder. Ahlâkî meseleler kişinin uzak kalması mümkün olan meseleler değildir. Bilakis onlar dinin razı olduğu ve hürmetle karşıladığı hayatın esaslarıdır.
İslâm tüm faziletleri tek tek sayıp mensuplarını onları işlemeye teşvik etmiştir. Peygamber (s.a.v.)’in iyi ahlâkla bezenmeyi emreden sözlerini toplarsak, hiçbir ıslahatçı liderde bulunmayan bir eser meydana getirmiş oluruz. Bu faziletlerin tafsilatına ve ayn ayrı anlatıma geçmeden. Allan Resulü (s.a.v.)’in iyi ahlak ve davranış güzelliğine yaptığı sıcak ve manalı davetindenbazı bölümler sunmak istiyoruz...
izler Resullullah (s.CLv.ym yanında iken sanki baş muzda kuşlar varmış gibi ihareketsiz otururduk. Kimseden ses seda yok! Tam o esnada bir grup insan gelip:
Allah'a en sevimli kullar kimlerdir, dediler. O da:
Ahlâkça en iyi olanları" (19) buyurdu. Bir başka rivayette: İnsana verilen en hayırlı şey nedir?" denilince:
(19)Taberâni, I. Maca, Zühd, 31 H. No: 4259.
Milslümanm Ahlâk'Güzel ahlak" (20) buyurdu. Yine şöyle buyurdu:
"Hayasızlık ve edepsizliğin Islâm'da yeri yoktur" (21), "Sizin en hayırlınız ahlakça en iyi olanınızdır" yine:
mânı en kâmil mü'min kimdir?" â\yt sorulunca:
"-Ahlâkı en iyi olandır" (22) buyurmuşlardır. Yine Abdullah b. Anır şu hadiseyi nakleder. Allah Resulu (s.a.v.):Size bana en sevimli lup, kıyamette bana en yakın olanınızdan haber vereyim mi? diye iki veya Uç defa tekrarladı. Ashâb: Buyurun söyleyin ey Allah'ın Resulü deyince:O, ahlâkça en iyi olanınızdır" (23) buyurdu. Yine:
"Kıyamet gününde mü'minin mizanında iyi ahlâktan daha ağır birşey yoktur. Allah (c.c.) hayasız ve arsızdan hoşlanmaz. Muhakkak ki, iyi ahlâk sahibi, namaz kılan ve oruç tutanların derecesine nail olur" (24) buyurdu.
Bu açık ifade, ahlâkı ıslah etmeye çalışan bir filozoftan sadır olsaydı pek acayip olmazdı. Esas garip olan, bir dinin peygamberinden sadır olmasıdır. Zira dinlerin önemi sadece ibadetlerde düğümlenir sanılır. İslam peygamberi (s.a.v.) bir yandan insanları çeçitli ibaretlere davet edip, düşmanlan karşısında devletini cihad üzerine ikâme ederken, diğer yandan da ümmetinin kıyamet gününde terazilerinde en ağır gelecek amelinin iyi ahlak olduğunu vurgulanuştır ki, bu bile Islâm'da ahlâkın önemine delâlet etmeye kâfidir.
(20)Ibn Hlbbân, İhya, 3/118.
(21)Tilmizi. K. Birr ves Sıla, 47.
(22)Taberâni, i. Mace, Zühd, 31.
(23)Ahmed b. Hanbel, Hindi, a.g.e., 2/139.
(24)Ahmed b. Hanbel, Kenzü'l-Ummal, 2/139.
Prof. Muhammed Gazâlî
Nice dinler vardır ki, "sadece belli bir akideye sarılmakla günahla affolunur veya belli ibâdetleri yapmakla hatalar silinir, prensibine inanır. Ama Islâm böyle demiyor. O, akideyi, iyilikleri işlemeye ve vecibeleri eda etmeye teşvik eden itici bir kuvvet kabul eder. O, ibadeti kötülükleri silen bir araç, kemâle ulaştıran bir hazırlık addeder. Yani kötülükleri, kişiyi yücelten iyilikler yok edebilir.
Bu esaslar çerçevesinde Resulullah (s.a.v.) ümmetine ahlâkın değerini küçümsemeyecekleri derecede kemale ulaşmalarını temin ettirinceye dek bu gerçekleri pekiştirip öğretmek için ısrar etmiştir. Uncs (r.a.) şu hadisi rivayet eder:
"Kul iyi ahlâk sayesinde âhireite büyük derecelere ve en büyük makamlara erişir. Halbuki o, dünyada iken ibadetinde zayıf sayılırdı. Yine o. kötü ahlakı sebebiyle cehennemde en aşağı dereceleri boylar" (25). Aişe (r.anha)'dan:
"Mü'min iyi ahlâkı sayesinde gece namaz kılan ve gündüz oruç tutanların derecesine ulaşır" (26). bir diğer rivayetle; "gündüz" ve "gece" kelimeleri yoktur. Ibn Ömer'den:
"İbadetinde mu'tedil olan mü'min iyi ahlak ve üstün huyu sebebiyle çokça oruç tutan ve Allah'ın âyetlerini tatbik edip namaz kılanların derecesine ulaşır." (27). Ebu Hureyre (r.a.) den:
"Mü'minin; şerefi, dini, mürüvveti, akıl ve değeri ahlakı değildir" (28). Ebu Zerr (r.a.) şu hadisi rivayet eder:
"Kalbini ihlâsla dolduran, dürüst, lisanı doğru, nefsini mutmain ve ahlâkını da müstakim kılan kurtulmuştur" (29).
(25)Tabarâni, İhya, 3/43.
(26)I. Malik, Muvatta, 6.2/553.
(27)Ahmad b. Hanbel, İhya, 3/120,121.
(28)Hakim.
(29)Buhârî.
Müslümamn Ahlâkı
Güzel ahlâk, bircemiyeilc sadece nazarî bilgiler ve eğitim, mücerred emir ve yasaklarla sağlanamaz. Çünkü kişileri faziletlere alıştırmak ve öğretmenin ”şöyle yap," "böyle yapma" demesi kâfi değildir, bunun için köklü bir eğitim, uzun bir çalışma ve devamlı bir alıştırma gereklidir. Terbiye güzel bir numuneye dayanmazsa netice vermez, kötü insan, çevresine iyi tesirler bırakamaz, tyi tesir, ancak gözlerin kedisinde olduğu kşilerden sadır olabilir. Böyle bir kişinin edebi ve yüce ahlakı sayesinde gözler ondan hayâ eder, insanlar hürmetle önünde eğilir, isteyerek onu takip ederler. Takip ve iuiba eden kişinin, bir şeyler kazanabilmesi için tabi olduğu ve uyduğu kişinin, kendisinden kıymet ve değer bakınundan daha önde olması gerekir. Allah Resulü (s.a.v.) ashabı arasında davet etliği ahlâk için en güzel numune idi. O, davet ettiği yüce ahlakı ashabının kalbine muazzam suretiyle nakşediyordu. Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle der;
"Resulullafı (s,a.v.) kötü ahlâklı ve kötülükten hoşlanan biri değildi. O şöyle buyururdu: "En iyileriniz ahlâkça en üstün olan-kırmızdır." (30) Enes (r.a.) anlatıyor:
-"Ben, Resulullah'a on yıl hizmet ettim. Allah'a yemin ederim ki bana bir defa bile "Of demedi. Herhangi bir şeyi niçin böyle yaptın veya şöyle yapmadın da demedi. "(31) Yine Enes (r.a.)'den:
"Dul bir kadın Resulullah'ı elinden tutar, ihtiyacı onu dilediği yere kadar götürürdü. Bir insan onunla musafaha yapsaydı kendisi Resulullah'ın elini bırakmadan Resulullah onun elini bırakmazdı. O, yüzünü çevirmeden Resulullah çevirmezdi. Arkadaşları arasında
(30)Buhârî, Edep, 38-39.
(31)Müslim. K. Fedail, 13.
Müsliimanın Ahlâkı
ev halkı yumuşak huydan nasib almadılar mı hayrın tümünden mahrum sayılırlar." (36) Aişe (r.anha) den Resulullah'ın evde meşgul olduğu işler sorulunca şöyle cevap vermiştir:
"O. evinde aile efradının hizmetinde bulunurdu. Namaz vakti gelince de hemen abdest alır, namaza giderdi." (37) Abdullah b. el-Haris'len:
"Ben Resulullalı (s.a.v.) bu çocuk ile latife eder ve "Ey Ebu Umeyr, Nugayr'den ne haber?" derdi. (39) (Nuğayr, Arapçada kuşçuk manasına gelir)
Allah Resulü'nün cömertliği ve hiçbirşeyi saklamaması, cimrilik yapmaması şemail kitaplannda meşhurdur. O, hiçbir an haktan dönmeyecek kadar cesurdu. Hükmünde ebediyyen zulüm yapmayacak kadar adildi. Tüm hayatı boyunca sadık ve emindi. Cenab-ı Hak müslümanlara onun mübârek ve şerefli izlerini takip etmelerini emrederek şöyle buyurmuştur:
"Gerçekten Resulullah'ta sizin İçin, Allah'ı ve ahiret gününü umar olanlar ve Allah'ı çok zikredenler İçin güzel bir (imtisal) numunesi vardır." (40)
Bu konuda Kadı el-lyaz şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) insanların en iyisi, en cömerdi ve en cesuru idi. Bir gece duyulan bir ses üzerine Medine ahalisini korku sardı. İnsanlar ses tarafına doğru gitti, resulullah (s.a.v.) onları geride bırakarak ilerledi ve sesin olduğu yere varıp haberi inceledi. Kendisi Ebu Talha’nın çıplak atı
(36)Taberâni.
(37)Tirmizi.
(38)Tirmizi.
(39)Buhârî.
(40)Ahzab. 21.
Prof. Muhammed Gazâlt
üzerinde, kılıa da boynunda asılı duruyor ve "Hiç korkmayın” diyordu. Ali (r.a.) şöyle der:
"Savaş alevlenip gözler şaşkına çevrildiği zaman, biz Re-sulullah ile kendimizi korurduk. (O'na iltica ederdik). (O anda) düşmana ondan daha yakın birisi olmazdı." Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan:
"Resulullah (s.a.v.) kendisinden istenen hiçbir şeye yok demezdi. Hatice (r.anha) O’na şöyle dedi:
"-Sen düşkünün yükünü kaldırır, yoksula verir ve mu-sibelzedelere yardım edersin".
Biri gelip O’ndan birşeyler istedi: "Benim yanımda birşey yok, fakat benim hasebınma istediğini satın al. Bize birşeyler gelince onu öderiz" dedi. Ömer (r.a.): "Allah (c.c.) güç yetiremiyeceğiniz şeyi size yüklemedi" dedi, resulullah (s.a.v.) bu görüşü beğenmedi. Ensar'dan biri de: "Ey Allahın Resulü infak et. Allah varken azalacağından endişelenme" dedi. Bunun üzerine Resulullah yüzünde belirtileri hissedilecek derecede tebessüm elti ve: "Ben de bununla emrolundum!* buyurdu.
Kâinatın Efendisi ashabı ile ülfet eder, nefret ettirmezdi. Her kabilenin ileri gelenleri ikram eder ve onu başkalarma emir tayin ederdi. İnsanları korur, onarı kötülükten sakındınrdı. Hiç kimseye karşı yüzünü ekşitmez ve ahlâkım nâhoş etmezdi.
O, ashabım arar, herbirine ayn ayn değer verirdi, öyle ki, her arkadaşı Resulullah'ın yamnda kendisinden daha kıymetli birinin olmadığı hissine kapılu’dı.
Bir ihtiyaç için onu durduran biri ondan aynimadan o ayrılmazdı. Ondan birihtiyacımn giderilmesini isteyeni boş çe-
Müslümamn Ahlâki
virmezdi, en güzel bir söz ile de olsa razı etmeye çalışırdı. İnsanlara öyle nazik ve hoş davranırdı ki onlar için bir (büyük) baba yerine geçmişti. Hak hususunda herkes O'nun yanında eşitti. Devamlı güler yüzlü, yumuşak huylu ve nezâketti bir yaratılışa sahipti. Sert ve kaba değildi. O, ne bağırır, ne çağırır, ne de ayıplar, ne de aşın met-hederdi. Arzulamadığı birşeyi görmezlikten gelir, on işleyenden ta-mamiyle ümit kesmezdi. Aişe (r.anha):
**Resulullah'tandaha güzel ahlâklı kimse yoktu. Arkadaşları veya aile efradım çağırdıkları zaman "buyrun” manasına gelen ”Lebbeyk" derdi diye nakleder. Cerir b. Abdullah (r.a.):
**Resulullah (s.a.v.) ta müslüman olalıdan beri her beni gördüğünde veya ayrıldığında mutlaka tebessüm etmişlerdir. Ashabıyla mizah eder, onlarla yanşlar tertib eder, çocukları okşar ve kucağına alırdı*' der.
O; fakir, dul, köle herkesin davetine icabet eder. Medine'nin en ücra köşesinde bulunan hastayı ziyarette bulunur ve mazeret gösterenin mazeretini kabul ederdi.
Enes (r.a.)'den: "Biri Resulullah'm kulağına eğilip birşeyler söylemek isleyince, dilediği gibi O'nun başım eğip arzusunu takdim ederdi. Biri elinden tutunca, o elini bu'akmadan Resulullah bırakmazdı. Karşalaştığı kişiye selam verir, musafaha yapardı. Kimseye karşı ayaklarmı uzatmaz, bu sebeple yeri daraltmazdı. yamna gelene ikran eder, bazen onun için elbisesini yere serer, alımda bulunan minderi verir ve üzerinde oturması için ısrar ederdi. Ashabına bazen künyeleri ile hitap eder, ikram olarak en güzel isimleriyle çağınrdı. Konuşan bir kişi kendisi bu-akıp, konuşmasım kesmeden onun konuşmasım yanda kesmezdi" diye rivayet eder.
O,önderler önderi, çok siikul eder ihtiyaç olmadan ko-fmaz, güzel konuşmayandan da yüz çevirirdi.
Gülmesi tebessüm şeklindeydi. Konuşnusını tane tane yapar, fazla uzatır, ne de çok kısa keserdi, o’na iktida ve benzemek için labı da O’nun yanında sadece tebessüm ederlerdi. Meclisleri car, hayır ve emniyet meclisiydi. Orada ne sesler yükselir, ne de rmetler ihlal edilirdi.
Kainatın Hfcnisi konuşunca ashabı O'nu can kulağıyla dinler, iki başlan üstünde kular duruyor gibi kımıldamazlardı. O, tam engk içinde yürür, ne acele eder, ne de gevşek davranırdı.
İbn'i Ebi Hale der ki: "Resulullah dön maksat için sükut erdi: Vakar, takdir, dikkat, tefekkür/'
Aişe (r.anha) der: "Resulullah dön maksat için sükut ederdi: ıkar, takdir, dikkat, tefekkür."
Aişe (r.anha) der: "Resulullah başkası istediği takdirde kene veya harflarini sayabileceği şekilde konuşurdu. O, hoş ve güzel kulan sever, çok kullanırdı. O'na tüm imkanlarıyla dünya takdim ^ilmişîi. Fetihler arka arakaya nasib olduğu halde buna rağmen inva süsüne önem vermez ve ondan yüz çevirirdi.
efat ettiği /aman ailesinin nafakasını temin için zırhı rehin ır yahudıde duruyofdu. Allah'ın salat ve selamı O'nun, ai-ashabının üzerine olsun... (Amin).
Diğer semâvi dinler gibi İslâm da herşeyden önce insanlığın nefsini terbiye etmek ister. İslâm, bu terbiyeyi insandan ayrılmayacak şekilde empoze etmek için çok büyük gayretler sarfeder. Bütün peygamberlerin risaletine "insamn kendisi" konu olduğu için, her zaman seve seve insanlar onlann etrafmda toplanmışlardır. Resullerin terbiyesi hayatın zor dönemlerinde yok olacak şekilde boş ve kuru kalıplar değildi. Onlar prensiplerini nefsin derinliklerine yerleştirdiler. Bu esaslar insanlarm damarlanna işleyecek kadar kuvvet buldu, insandan peyda olacak vesveseleri yok edip hedeflerine ulaşmada onlara yön verdi. Semâvi risaletler insanların cemiyet halindeki bunalımlanndan ve onlann bunalımlanndan kurtulmaları için gerekli ilaçtan bahsederek, onlan huzura kavuşturacak nizamı takdim etü. Cemiyetlerin İslahı için "İyi insan" yetiştirmenin gerekli Iduğunu beyan etti. Her medeniyet için "güçlü ahlâk"m vazgeçilmez esas olduğunu şuurunu yerleştirdi.
İlahî terbiyeden yoksun cemiyetlerin idari teşkilatlannda anarşi vardır. İdareyi elinde tutanlar yetkilerini hep kötüye kullamr. Ahlâkça iyi eğitilmiş idareci ise boş gedikleri kapatmaya cemiyeti aydınlatmaya ve gidişatmda devamlı iyiliğe yönelmeyi esas alu*. Bu insan, kasırga ve fırtmalı zamanlarda da bu esaslara dikkat eder.İyi bir hâkim, adaletiyle açıklan kapatabilir. Dunun yamnda zâlim hakim ise, apaçık kanunlan sapürabtlir. İşte, insan nefsi de böyledir. O, dünyada vuku bulan olaylar, fikir, rağbet ve maslahatlar
Müslümamn Ahlâkı
karşısında yalpalayabilir. Bunun içindir ki, nefsi ıslah, hayata hayrın hakim kılınması için ilk esastır.
Nefisler terbiye edilmeden ufuklaraydınlanamaz. İnsanlığın halihazırda olan hallen de, gelecekleri de fîtne ve desislerden kurtulamaz. Onun için Cenab-ı Zülcelal şöyle buyurur:
"Muhakkak kİ Allah bİr topluma verdiği nimeti onlar kendlerindekl İyi hali fenalığa çevirmedikçe bozmaz Bir topluma da Allah bir kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine hiçbir çare yoktur." (41)
Kur’an kötü milletlerin helak oluş sebeplerini şöyle îzah eder. "(Evet bunlann gidişi) Firavun ve hanedanıyla onlardan evvekilerin gidişi gibidir. Onlar Allah'ın ayetlerii (inkar ile) kafir omuşlardı da, O da kendilerini, günahları yüzünden yakalamıştı. Çünkü Allah en büyük kuvvetin sahibidir, cezası pek çeündir.
Bunun hikmeti şudur: "Bir kavim nefislerinde olan (lyİ hali) değiştirmedikçe Aiiah onlara İhsan ettiği nimeti değiştirici değiidir ve şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyia işiticidir, kemaliyle bilicidir."(42)
Islâm, nefisleri tebiye meselesine iki açıdan bakar:
1.insan tabiatında hayra meyyal olan bir taraf vardır. Onun için devamlı hayu* yapmak ister, hayn elde edilince sevinir. Şerden de üzüntü duyar. Hak ile hayatımn huzur ve rahatını bulur.
2.Yine insan nefsinde onu doğru yoldan sapıtabilecek bazı düzensiz kuvvetler vardır. Bu kuvvetler bazen şerri hayır gös-teripsahibini uçuruma yuvarlar.
(41)er Râd, 11.
(42)Enfal, 53.
Prof. Muhammed Gazâlî
İslâm bu iki kuvvetin varlığım hiçbirzaman gözden uzak tutmaz ve eğitimini ona göre yapar. İslâm yine bilir ki, insan bunlardan hangisine teslim olursa onu o yönü doğru çeker.
Cenab-ı Hak şöyle buyurur: **Herblr nefis ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı İlham edene ki, onu tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır." (43)
İslâm'ın bu konuda yaptığı, insan fıtratını kuvvetlendirip nurlandırmak ve hayra sevkedebilmek için her imkanı seferber etmektir. Böylece nefis de devamlı kendisiyle çekişen kötülük vesvesesinden kurtulmuş olur.
İslâm kedini tüm lekelerden uzak, hâlis fıtrat dini olarak vasıflandırır ve insanlann ona yönelmesini emreder.
"O halde (Hablbİm) sen yüzünü (hakiki) bİr müslüman olarak dine, Allah'ın o fotratma çevir kİ O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışına (hiçbir şey) bedel olamaz. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (44)
Gözün vazifesi kör değilse görmek, kulağın ki işitmek, fıtratın vazifesi de suyun yüksekten akışı gibi hakka, kemâl ve fazilete koşmaktır. Evet, nefse lekeler bulaşıp aratılışından uzaklaşmadıkça yakışan budur.
Nefislerine musallat olan kir ve lekeler, geçmiş asırların bi-
(43)eş-Şemsi, 7-10.
(44)er-Rûm, 30.
Müslümanm Ahlâ
rikmiş pisliğinden veya helak olmuş kavimlerin taklidinden başka birşey değildir.
Her ikisi de beşer fıtratı için çok büyük tehlikelerdir. Gerçek ıslahatçıların esas cihadı bu pislikleri yok etmek ve insan fıtratını bu lekelerden kurtarmaktır. Tâki insanlık bu sayede esas gayesine yönelsin ve vazifesini idrak etsin.
Yukanda, Rum Suresi'nin 30. âyetinde Islâm dininin fıtrat dini olduğunu okumuştuk. Bu âyetten hemen sonra şu âyetle karşı karşıya kalırız;
"Hepiniz ona dönün, ondan korkun, namazı dosdoğru kılın, müşriklerden olmayın."
(O müşrikler) ki onlar dinlerini darmadağınık etmişler, fırka fırka olmuşardır. (Bunlardan) her zümre, yanlarında olanla böbürlenicidirler." (45)
Küfür değil îman... Fısk-u Fücur değil takva... Ayrılık değil, inananların birliği... İşte insanı dosdoğru yaratılışa (fıtrata) götürecek nasihat ve öğütler...
İnsan ancak bunlarla huzur ve felaha erişir. Bunlarla çekişmelerden, hırs ve tamahlarm çatışmasından, sırtlanlar gibi birbirini yemekten kurtulur.
Kur'an bunu şu şekilde ifade eder. "Biz, hakîkat İnsanı en güzel birbiçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip te güzel amellerde
Ayette bahsedilen güzel şekilden maksat hakkı bilip ona sarılmaktır. Onun gerektirdiğini yapmak ta fazilet ve şereftir. Dunlan ise nefsinde ve insanlarla olan alakalannda tatbik kemâlin zirvesi ve hayatta herşeye adaletin hakim olması demektir.
Fakat çok kişiler heva ve hevesine uyup kemal zirvesinden inip yere çakılmak la, çok derin uçurumlara yuvarlanmaktadır. İşte "Esfel-i sâfilin" bu önünü göremiyen zavallılar içindir. Cenab-ı Hak’ın onlan gönderişi hidayet ve adalet kanunlarına uygundur. Bu kanunlar çok adil ve incedir, bunları, alemlerin yaratıcısı şu ayetlerde izah buyurmuştur:
**Allah bir kavme hidayet ettikten sonra sakınacaktan şeyleri kendilerine apaçık bildirinceye kadar onların sapıklığına (hükm) edecek değildir. Muhakkak ki Alah herşeyi hakkıyla bilendir*' (47).
"Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri ayetlerimi (idrak) den çevireceğim. Onlar her ayeti görseler ona İnanmazlar, akl-ı selim'in yolunu (doğru yolu) görseler de onu bir yol edinmezler. (Fakat azgınlığın yolunu görürlerse (yol diye işte) onu edinirler! Bu âyetlerimizi yalan saydıklarından, onlardan gafil olmalarındandır." (48)
Bu sefil dünyada temiz yaratılışım muhafaza edip, çirkefliğe bulaşmayan kimdir? Bunun cevabını şu ayet veriyor:
"iman edip İyi ameller işleyenler müstesna." (49)
Bu izahlar ile îman ve iyi amellerin semeresinin iyi ahlâk ol
duğunu anlamış oldun. İşte İslâm'ın temiz insan fıuatı ve onu kuvvetlendirme karşısındaki tavn budur.
Kötü huylar karşısındaki tavn ise şudur: İnsana öğüt verir, isteklerine gem vurur, akl-ı selim ve tenüz fıtrat kaidelerine boyun eğdirir.
İnsanda bulunan bazı kötü hususiyetlere Rcsul-ü Ekrem şöyle işaret etmektedir:
"insan ihtiyarladıkça iki haslet onunla devam eder: Hırs ve m-i emel."{50)
"insanda en büyük kötülük, aşırı cimrilik ve fenâ korkaklıktır." {5\)
"insanoğlunun altın dolu bir vâdisi olsa. İkincisini, buna sâhip olsa, üçüncüsünU temenni eder. Topraktan başkası in-.^anoglunun gözünü doyurmaz. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder." (52)
Kur'an da bu hasletlerin bazısına işaret eder: "Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara (deve, sığır, koyun, keçi gibi) hayvanlara, ekinlere olan ihtiraskarane sevgi insanlar İçin bezenip süslenmiştir. Bunlar dünya hayatının geçeci birer faidesidir. Allah (a gelince) nihayet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği onun nezdindedir. •• (53)
Islâm'm dikkat çektiği hakikat şudur: Nefsin hevasma uymak, vesvesesine cevap vermek ne nefsi doyurur, ne de Hakk'ı
râzı eder. Nefis bir yerde arzuladığını buldu mu hemen ordan başka yere atlamak ister. O dâimi olarak günah bataklığmda olduğu halde, zulmü ve kötülükleri irtikab ettiğine aldınş etmez.
Kur'an haram olan hevadan men eder... Ve hevaya tabi olma ki, bu seni Allah yolundan .saptınr. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttuklanndan kendilerine çok şiddetli bir azah vardır.
Kur'an, kâfirlerin tâkip ettikleri yolu ve müslümanlann bunlara muhalefet etme gereğini de şöyle eyan eder.
**Eğcr Allah, onlann hevalarına tabi olsaydı, göklerle yer ve bunlarda olanlar muhakkak fesada uğrardı. Hayır biz onlara izzet ve şerefleri olan Kur*an*ı getirdik de onlar şereflerinden yüz çeviriyorlar. (55)
Nefsin haram olan istekleriyle mubah olanları kanştırmamak gerek, dindar kesimin çoğu bu iki hususu büyük bir hata olarak ka-nştınrlar. insanın makul dünya imkanlarından faydalanmasında bir sakmca yoktur, tnsanm içindeki bu makul isteklerin sakıncalı olduğuna ininmak hatadır. Böyle bir inanç mâkul ihtiyaçlan yaparken bile insana cinayet işliyormuş hissi verir.
İnsan devamlı kötülük içinde bulunduğuna inamrsa ve kötülüğün hayatının bir cüz'ü olduğunu kabul ederse bunun sonucu olarak daha kiHü münkerlere bulaşıp onları gerçek ve kaçınılması imkânsız şeyler olarak kabul etmeye başlar. Kur'an buna dikkat çekmiş ve sarih olarak nefsin faydalı isteklerini mubah kılmış, güzel ve hoş nimetlerin kullamimasına geniş çapta izin vermiş, güzel ve
temiz rızıklardan faydalanmayı mahzurlu görmeyi ve mubahlan haram ve dar çerçeveler içerisinde kabullenmeyi kötülük ve çirkinliğe eş bir hareket olarak kabul etmiştir. Allah (c.c.) bu hususta:
"Ey İnsanlar! Yeryüzündekl şeylerden helal ve temiz olmak şartıyla yeyin. Şeytanın İzini tâklb etmeyin. Çünkü o hakikaten apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak kötülüğü, haksızlığı ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder..* (56)
Evet, helal ve hoş rızıklan mahzurlu kabul etmek, delilsiz olarak Allah'a iftira etmektir. Bu ise, şeytanın emri olan kötülük ve çirkinliğin tâ kendisidir. İslâm çirkin vesilelerle nefsi bu nit-metlerden mahrum kılmayı kerih gördüğü gibi, başıboş bir israfın a karşısındadır. İnsan her hususta ortayolu takip etmelidir. Allah Resulü
''işlerin hayırlısı orta olanıdır" buyurarak bu esası perçinlenişlerdir.
İyi fıtratı destekleyen esaslar îman ve salahta olduğu gibi, çılğın arzuları düzenleyen esaslar da îman ve salahtadır. Yoksa küfür, herşeyi mubah görmek veya herşeyi haram görmekte değildir. Her iki durumda da nefsi kontrol ancak kuvvetli bir ahlâk ile mümkündür.
Kur’an iasanı zaa'f, tereddüt ve bencillikle vasıflandınrken, bunlardan kurtulmanın da dinin emirleriyle mümkün olabileceğini hatırlatır.
’*Gerçckten İnsan haris vc cimri olarak yaratılmıştır
Kendine bir zarar dokunduğu zaman feryadı basar. Ona hayır isabet edince de kıskanç olur. Namaz kıianlar müstesnadır. Namaz kılan o kimseler ki, onlar namazlarında devamlıdırlar. Onlar ki mallannda belirli bir hak vardır, hem dilenenin hem de iffetinden dilenmeyen için. Onlar ki, hesap gününü tasdik ederler. Onlar kİ, Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabından emin bulunulmaz. Onlar ki avret yerlerini korurlar.** (57)
Malumdur ki, ahlâk durup dururken nefis içinde oluşmaz. İnsanlarla birlikle olgun olarakta doğmaz, bilakis o, zamanla çeşitli merhalelerle oluşur ve olgunlaşır. İşte ahlâkın, olgunlaşabilmesi için tekrarlanması gereken işlere bağlı olmasının sırrı budur. Namaz, oruç âhirde îman ve Allah azabından korkma gibi devam isleyen amellerde bu tekrar için vazgeçilmez unsurlardır, madem ki kötü huy sâhibini devamlı kötü yollarda sürüklemek ister. O halde bu devamlı şerrin tehlikesi muvakkat ilaç ve tedbirlerle önlenemez.
Böyle tehlikeli gidişatı ancak kendisinden kuvvetli bir âmil durdurup, aralarındaki muvazeneyi te'min edebilir.
Hülâsa, İslâm insanın pak olan fıtratına önem verir ve bu fıt-raün terbiyesini gerekli bulur. İnsana başı boş ve gereksiz isteklerden uzak durmayı öğütler. Onun karşısma dosdoğru bazı hudutlar çizer.
Şu bilinmelidir ki, Islâm'm emrettiği tüm ibâdetler bizi yüce ahlak, doğru yol ve isükâmete ulaştırmadıkları müddetçe esas mak-satlarma vâsıl olmamışlar ve yerlerine oturtulup, hakkıyla ya-pılmanuşlardır...
(57) el-Mearic, 19-29.
MUîlUmamn Ahlâkı
AHLAKI CÜRÜMLERE KARŞI KONULAN HADLER
Kişi zorlama ile fazîlet sâhibi olmadığı gibi zorlanma ile îman sâhibi de olamaz. Nefsî ve aklî hürriyet, mesuliyet için esa.stır. Islâm bu gerçeği takdir etmiş ve ona gereken kıymeti vermiştir. Islâm, ahlâkın binasını kurmuşken, insana hayrı göstermede veya ona yönünü çevirmede niçin zora başvursun ki? Islâm insan fıtratma karşı hüsn-ü zan besler.
O,üstün bir nesli yetiştirmek için önündeki engelleri izale etmeyi yeterli görür. İnsan fıtratı çok kıymetlidir. Bunu demekle onun masum ve melek olduğunu kasdetmiyoruz. Bunun mânâsı şudur: Hayır, insan fıtratına uygundur. Bir kuşun kafesten ve bağlardan sıyrılmasıyla göreceği tesir gibi fıtrat da hayra sarılmak veya ondan ayn kalmakla tesir görür. İslâm'da gerçek amel, ilk önce menfi engelleri yok etmek ve ağır yükleri hafifletmektir. Bundan sonra insan yerinde saymaya devam eder ilerlemezse artık o, Islâm'm nazarında hasta biridir. İyileşmesi için başka tedbirlere başvurmak gerekir.
İslâm böyle birinsanı, ancak başkasına zararlı olduğu zaman cemiyetten azleder. İşte bu sahada İslâm, ahlâkî cürümlerle savaşır. İslâm insan şerefinin korunmasını onun çalışıp çabalama gayretiyle hayat sürmesini farz kılar. Yâni onun hırsızlığa başvurmasına sebep bırakmaz, öyle ise onu hırsızlığa sevkeden sebep nedir? Belini doğrultacak ihtiyaçları mı? Şayet Islâm cemiyeti bunu temin edecek ve onu bu durumdan kurtaracak sebepleri o ana kadar almamış ise
hemen alsın. Zaruri ihtiyaç ve huzurlu bir hayat sürmesini temin etsin. İşle İslâmî bircemiyete farz olan budur. İnşam hırsızlığa gitmeye zorlayan sebepler duruyorsa, hırsızlık vebali o kusurlu cemiyete âittir. Yokluk içinde bırakılan ferd âit değildir. Fakat ferdin zaruri ihtiyaçları karşılandıktan sonra da yine hırsızlık yapmaya teşebbüs ederse, ceza görmeden önce durumu çok iyi araştırılır. Belki onu bu durumdan kurtaracak haynlı bir kapı açılır.
İslâm, cezaları infaz etmede acele etmemeyi o kadar istemiştir ki Resulullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur: ''Devlet haşkanının affetmede yanılması, cezayı uygulamada yanılmasından daha hayırlıdır." (58)
Bütün bunlardan sonra da artık bu durumdaki bir şahsın fıtratı bozulur, içinde yaşadığı cemiyetle bir kötülük aracı olduğu anlaşılırsa veya bu cemiyetin huzurunu bozup manevî havasını kirletirse artık bu cemiyet de kalkıp insanları onun şerrinden muhafaza için elini kırarsa elbetteki bu hareketiyle kınanmaz.
Kur'an, el kesmeyi gerektiren hırsızlığı "Zulüm ve fesat unsuru" olarak vasıflandırır. Cezalı bir hırsız hakkında da şöyle der: **Kİm yaptığı hırsızlık zulmünden tevbe eder ve hâlini düzeltirse, muhakkak ki Allah tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.'* (59)
İslâm'ın meşru gördüğü hadden maksat, düzgün ve adil cemiyeti korumaktır. Bu, cemiyeü içindeki zararlı bir unsurdan kurtarır. Çünkü bu unsur, İslâmî cemiyeün adaleüne ve zulmü yok etmesine fesat ile mukabelede bulunmaktadır. Bu. İslâm'ın ahlâkî
cinayetlere koyduğu hadlerin faziletleri zorlama ile yerine getirme veya insanları kerhen doğru yola koyma gibi maksadınm olmadığını ispatlayan sadece bir misaldir. Islâm'da ideal metod: insan kalbine hitap, duygularını iyilik ve kemale çekmek için okşamak, uyandırmak, yaratıcısına yöneltmek, buna gitmek için de sevgi, ikna ve olumlu bir davet metodu kullanmak ve yüce faziletlerin onun için tabii neticeler olduğunu bildirmektedir. Bazı hallerde cemiyetteki şahısların kabiliyetlerini olgunlaştırmak ve huylarını iyileştirmek için tahakküme başvurmak gereklidir. Havuzdan bulanık suyu çekip dökmenüzde bir sakınca olmasa gerektir. Bir tarladan verimli ve arzu edilen hasadı elde edebilmek için elbetteki yabancı ve zararlı otlar temizlenir. İşte tüm insanlığın maslahatını muhafaza etmek, kıymet ve önem bakımından bunlardan az değildir. Hal böyle iken Tevrat ve diğer dinlerin de kabul ettiği hadleri inkar etmenin bir manası yoktur. Islâm, cemiyette hayır ve faziletlerin yayılmasında şer ve kötülüklerin frenlenmesinde cemiyete büyük görevler yükler. Islâm'ın adlî mekanizmasının tüm hedefi, cemiyette iffetli ve dürüst bir ortam meydana getirmektir.
işlediği günahtan tevbe isteyen bir kâtil hakkında Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "... Kâtil zamanındaki en âlim kişinin yerini sordu. Ona böyle bir âlimin yerini haber verdiler. Kâtil, âlime şöle sordu: '-Ben yüz insan öldürdüm buna rağmen acaba benim için tevbe etmek mümkün müdür? "Alim: "Evet kişi ile tevbesi arasına kim girebilir ki ? Sen içinde abidlerin bulunduğu falan yere git orada onlarla beraber ibadet et, bulunduğun memlekete dönme çünkü orası kötülüklerin bulunduğu bir yerdir" (60) dedi. Bir başka rivayette şöyledir: "Kâtil bir râhibe giderek tevbe etmem mümkün
mü? dedi. Râhip: ''Çok büyük günah işledin onun için bilmiyorum. Ötede Nasra ve Kefra adında iki köy vardır. Nasra halkı sadece cennet'e vesile olacak amelde bulunuyorlar, kefra halkı ise sadece Cehennem'e sebep olacak amellerde bulunup başka hiçbir amelde bulunmuyorlar. Sen de Nasra'ya git orada amelde bulun tevben kabul edilir." (6\)
l$(e hu naslardan da anlıyoruz ki, Islâm nazarında ahlâkın oluşumunda cemiyetin te'siri çok büyük bir âmildir. Bu âmil, zikri geçen sağlam fıU'adı muhafaza ve çılgın arzuları terbiye eden idğer amillere eklenebilir.
Biz inaruyoruz ki, tüm bu hususlara önem vermek, iffetli, temiz ve her türlü kötülüklerden anndınimış bir cemiyetin oluumu için kâfidir.spot telefon ve spot telefonlar sundular.


spot telefon

spot telefonlar

spot samsung

spot iphone

spot htc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder