seo çalışması,ndan islam bilgileri45

 seo calısması


seo çalışması,ndan islam bilgileri45 bugün seo calısması sizin yazdı seo calısması cok emek veriyor seo calısması diyorki Bu mektûb, Hân-i Hânâna yazılmışdır. Dünyânın nasıl olduğu bildirilmekdedir:Hak sübhânehü ve teâlâ, hiç sevmediği bu alçak dünyânın içyüzünü ve onun aşağı olan süslerinin ve yaldızlarının çirkinliğini, gönül gözünüze göstersin. Âhıretin güzelliğini, tatlılığını. Cennetlerinin ve nehrlerinin tâzeliğini ve hepsinden dahâ tatlı olan Allahü tealânın cemâlini görmeği gönlünüze yerleşdirsin! Peygamberlerin en üstünü «aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ» hürmetine bu düâmı kabûl buyursun! Böylece, bu çabuk biten çirkinden iğrenesiniz. Allahü tcâlânın râzı olduğu sonsuz âlemi özleyesiniz. Bu alçağın çirkinliği anlaşılmadıkça, ona düşkün-lükden kurtulunamaz. Ona bağlanmakdan kurtulunmadıkca, âhı-retde felâketden kurtuluş ve se’âdete kavuşmak olamaz. (Dünyâyı sevmek günâhların başıdır) hadîs-i şerifi şaşmaz bir formüldür. Zararları gidermek, tersini yapmakla olduğundan, bu alçağın sevgisinden kurtulmak için âhırcte yarıyan işlere yapışmak, islâmiyyetin iyi olarak bildirdiği işleri yapmak lâzımdır. Hak sübhânehü ve teâlâ, dünyânın beş şey, hattâ dört şey olduğunu bildirdi. Hadîd sûresinin yirminci [20] âyetinde, (Dünyâ hayâtı, elbette la’b, ya’nî oyun ve lehv ya’nî

eğlence ve zînet ya’nî süslenmek ve tefâhur ya’nî öğünme ve malı,

parayı, evlâdı çoğaltmakdır) buyurdu. İslâmiyyetin (A’mâH sâliha) diyerek övdüğü şeyler yapılınca, dünyânın büyük parçası olan lehv ve la’b için zeman kalmaz. Bu ikisi azalır. Erkekler ipek elbise giymez ve zînet eşyâsının yapıldığı madde olan altını ve gümüşü kullanmazsa, dünyânın üçüncü parçası olan zînet de azalır. Allahü teâlâ, üstünlüğün ve kıymetin vera’ ve takvâ ile olduğunu, sa’y ile, mal ile.
 Aksi de böyledir. Bunun için insanların sizin iyiliğinize düâ etmeleri, yağmur düâsı etmek gibi, herkese iyilik iste-mekdir. Fekat, çok yazık oldu ki, o büyüklük ve yükseklik, şimdi haşhaş dânesi ve parmak yeri kadar kaldı. Bu haşhaş dânesi, dostların ve düâcıların gönlünde büyük bir üzüntü olmakdadır. Lutf ediniz! Bunların üzüntülerini gideriniz! Bu düâcınız, çok zemandanberi, böyle şeyler yazmamışdım. Çok gelmesinden, usanç vermesinden çekinmişdim. Fârisî beyt tercemesi:

Nazlı yârim, esen havadan incinir, gül gibi, sabâh rüzgârından incinir.

Fekat, üzmemek için susmak, sevmeğe yakışmaz. Fârisî beyt tercemesi:

Hâfız, senin vazifen, yalnız bir düâ, duyar mı, hiç duymazmı düşünme aslâ!

Çok zeman olur ki, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere «haresc-hümallahü anil-âlât» şchrlcrini ziyâret etmek istiyorum. Dehli yolculuğumuzun sebebi de, bu i.stek olmuşdu. Bu isteğimizin yerine gelebilmesi, sizin uygun bulmanıza ve rızânızı almamıza bağlı olduğundan, Dehliden yola çıkmanız, bu ziyâret arzumuzu da geriye bırakdı. İyilik, fâide, Allahü teâlânın yaratdığındadır. Vesselâm.

Bu mektûb, hakikatleri bilen, ma'rifetler kaynağı, Allahü t''âlâyı tanıtan bilgilerin sâhibi olan büyük oğlu şeyb Muhammed Sâdıka yazıl-mışdır. Allahü teâlânın kendisi varlıkdır. Mahlûkların aslları ise yokluk-dur. Kendini anlıyan, Allahü teâlâyı bilir. Tecellî-i zatîyi ve Nûr âyetindeki incelikleri bildirmekdedir:

[Imâm-ı Kabbânî hazretleri, bu mektûbda, Allahü teâlânın hakikati vücûddür demiş ise de, birinci cildin ikiyüzaltmışıncı (26()| nıeklû-bunda, bu sözüne tevbe etmiş, (Böyle olmadığını sonradan anladım) buyurmuşdur].

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine salât ve .selâm olsun! Kıymetli oğlum! Hak teâlânın hakikati, yalnız vücûddür. |(Vücûd) var olmak demekdir|. Allahü teâlânın bu vücûdü, her hayrın, her kemâlin kaynağıdır ve her güzelliğin başlangıcıdır. Bu vücûd, bir hakîkî cüz’dür. Bir basildir ki, buna hiçbirşey karışmış, hiçbirşeyle birleşmiş değildir. Böyle olmadığı gibi, olması düşünülemez de. İn.san, Allahü teâlânın bu vücû
Zât-i teâlânın aynıdır. Ondan başka değildir. Aynıdır demek bile, başkalığı düşündürebilir. Aynıdır da denilemez. Zât ile birlikde olan vücûd, bu anlaşılamıyan vücûdün zilli, görüntüle-rindendir. Bu ikinci vücûd, Zât-i teâlânın ve mahlûkların varlıklarından başka bir varlıkdır. Bu ikinci vücûd, Allahü teâlânın hakikati olan vücûdün, aşağı mertebelerde meydana çıkmasıdır. Bu çeşidli görüntülerin en yükseği, en birincisi ve en üstünü, Zât-i teâlânın vücûdüdür. Demek ki, Allahü teâlânın hakikati vücûddür denilebilir. Fekat, Allahü teâlâ, o mertebede mevcûddür denilemez. Zil mertebesinde, Allahü teâlâ mevcûddür denilebilir. Fekat, Allahü teâlâ vücûddür denilemez. Tesavvufculardan vücûd, zâtdan başka değildir diyenler, ikisi arasındaki başkalığı göremediler,zilli asidan ayıramadılar. Bunlar ve felsefeciler, zâtdan başka olan ve olmıyan vücûdleri birbirlerinden ayıramadılar. Vücûdün başka olduğunu çok güc söylediler. İşin doğrusu, Allahü teâlânın bize ilhâm eylediğidir. Vücûdün böyle asi ve zil olarak başka başka olması, öteki sıfatların da asi ve zil olmaları gibidir. Aslların mertebesi, icmâl, topluluk ve anlaşılamamak mertebesidir. Sıfatların bu aslları, Allahü teâlâdan başka değildirler. Bu mertebede, Allahü teâlâ ilmdir denilebilir. Fekat böyle söylemek de, bir zil mertebesi olur. Çünki, zât mertebesinde, Allahü teâlâya hiçbirşey söylenemez. Allahü teâlâ âlimdir de denilemez. Çünki ilmin ()ndan başkalığını gösterir. Bu makâmda başkalık hiç yokdur. Başkalık, zil mertebelerinde olur. Burada zil yokdur. Çünki, te’ayyün-i evvelin pekçok üstündedir. Çünki, topluca bir bağlantı, bu tc’ayyünde bulunur. Bu makâmda, hiçbir bakımdan, hiçbirşey düşünülemez. Bu topluluğun açıklanması demek olan zil mertebesinde, başkalık söylenebilir. Uygunluk söylenemez. Fekat, bu mertebede, sıfatların uygunluğu, vücûdün uygun olmasından ileri gelir. Bu vücûd, her iyiliğin ve kemâlin başlangıcıdır. İler güzelliğin ve düzenin kaynağıdır. Bu fakir, mektûblarımda ve kitâblarımda. vücûd zâtdan başkadır dediğim zeman, zil olan vücûdün başka olduğunu bildirmiş-dim. Bu zil olan vücûd de. dışardaki (ilindeki değil) her varlığın başlangıcıdır.- Bu vücûde mâlik olan mâhiyyetler, hâıicde var olan mertebelerin her mertebesinde bulunurlar. Bunu iyi anlamalı. Birçok yerde işe yarar.

Cîörülüyor ki, .Allahü teâlânın sekiz sıfatı da dışarda vardır. Mahlûklar da dışarda vardır.

Fy oğlum! İnce bilgileri dinle! Allahü teâlânın kemâlleri, Zât-i İlâhî mertebesinde, zâtdan başka değildirler. Meselâ ilm sıfatı, o mertebede, Zât-i teâlâdan başka değildir. Bunun gibi, zâtın hepsi kudretdir. Zâtın bir parçası ilm, başka bir parçası kudret değildir.


olmadığını bildirmişdir diyen kimse, hiç öğünmez. Evlâdın ve malın, mülkün artması, Allahü teâlâyı zikr etmeği azaltacağını ve Onu unutduracağını bilen, bunları çoğaltmak için uğraşmaz, bunların çoğalmasını ayb sayar. Sözün kısası, zararlardan kurtulmak için, Haşr sûresinin yedinci [7] âyetinde, (Resûlullahın cmrlerini yapınız ve yasaklarından kaçınınız!) bildirildiği gibi yaşamalıdır. Fârisî beyt terccmesi:

Aranılan hazînenin nişânım verdim sana, belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da!

Meyân şeyh Abdülmü’min, temiz âiledendir. İlm öğrendi. Tesavvuf yoluna girdi. Şaşılacak hâllere kavuşdu. Çoluk-çocuğun çokluğundan, insanlık dolayısı ile sıkılmakdadır. Sıkıntısını gidermek için, size başvurmasını söyledim. İhsân sâhibinin kapısı çalınınca, açılır. Vesselâm.

Bu mektûb, yüksek, nakîb seyyid şeyh Feride yazılmışdır. Birkaç fâideli bilgi verilmekdedir:

Allahü teâlâ, bizi ve sizi, yüksek ceddinizin yolunda bulundursun «aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ»! Hâce Ciyûnun nikâh yemeği günlerinde, mubârek Dehli şehrine gelmişdim. Yüksek hizmetinizde bulunmağı da düşündüm. O gün, yola çıkılacağını işitdik. Elde olmıyarak, bu düşüncemize kavuşamadık. Derme-çatma birkaç kelime ile başınızı ağrıtıyorum. Yanınızda olsak da, uzakda bulunsak da, bütün gücümüzle selâmetinize, yüksek varlığınıza yakışmıyan herşeyden uzak kalmanıza düâcıyız. Size karşı olan iyi düşüncelerimiz kapladığı zeman, öyle oluyor ki, yüksek meclisinize geleyim, temiz kapınızda bekliyerek, size lâyık olmıyan birşeyi içeri bırakmıyayım. Uygunsuz kimseleri, kıymetli sohbetinize yaklaşdırmıyayım diyorum. Bununla berâber, her istenilen şeye kav’uşulamıyacağını da bilmekdeyim. Boynumu bükerek, arkadan âcızâne düâ etmekdeyim. Cenâb-ı Hak, belki kabul buyurur. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr «kuddise sirruh» hazretleri, Hak teâlâ-nın kendisine vermiş olduğu büyüklükle buyurdu ki (Bir kimse, öyle büyük olsa ki. Onun yıkılması ile bütün âlem yıkılmış olsun. Böyle olmağı istemek hernekadar küfr olur ise de, ne yapalım ki, hiçbirimizin elimizde olmıyarak, beni böyle büyük yapmışlardır). Bugün böyle bir büyüklük ve genişlik, hemen hemen, sizin yüksek varlığınızda bulunmakdadır.
Orada parçalanmak, ayrılmak yokdur. Zâtda böyle olan bütün kemâller, ilm mertebesinde genişlemişler, birbirinden ayrılmışlardır, Zât-i İlâhîde, o basîtlik, o toplu kemâller hiç değişmcksızın, ılm sıfatında hepsi dağılmışlardır. Zâtda bulunan bütün kemâller, üstünlükler, ilmde de yerleşmişlerdir. İİmdeki bu kemâllerin de, zilleri vardır. Bu zillere (Sıfatlar) denilmişdir. Bunların da asi kaynağı Zât-ı teâlâ olduğundan, Zât-i teâlânın varlığı ile vardırlar, (f’üsûs) kitabının sâhibi, birbirlerinden ayrı olarak, ilmde bulunan, ya’nî (Vücûd-ı ilmi) leri olan kemâllere (A'vân-i sâbite) demişdir. Bu fakîre göre, mümkın-lerin, ya’nî mahlûkların hakikatleri, ademlerle bu ademlere yerleşmiş olan kemâllerin zilleridir. (Adem), yokluk demek olup, her kötülüğün, her bozukluğun kaynağıdır. Bunu biraz açıklıyalım. Cân kulağı ile dinleyiniz! Adem, vücûdün karşılığıdır. Ya'nî yokluk, varlığın tam tersidir. Ona bütün bütün aykırıdır. Bunun için, her kötülüğün, her bozukluğun başlangıcıdır. Hattâ kötülüklerin, bozuklukların tâ kendisidir. Vücûd, toplu iken, her iyiliğin, her üstünlüğün ta kendisi olduğu gibidir. O asi mertebede, vücûd, zâtdan başka olmadığı gibi, o vücûdün tersi olan adem de, yokluk mâhiyyetinden başka değildir. O mertebede, o mâhiyyete yok denilemez. Tâm yoklukdur. Bu yokluk mâhiyyetinin ilm-i İlâhîde ayrıldığı mertebelerde, bu mâhıyyetden hâsıl olan parçalara yok denilebilir. Bunlar o mâhiyyetden başkadırlar denilebilir. O toplu olan yokluk mâhiyyetinden meydana gelmiş gibi olan ve bu mâhiyyetin zilli gibi olan adem, o zillerin her parçasında başka başkadır. Bunu dahâ aşağıda açıklıyacağız. Bu adem, o toplu mertebede, her kötülüğün, her bozukluğun tâm kendileri olduğundan ve ilm-i İlâhîde, her kötülük, başka kötülüklerden ayrı olduğundan, ilm-i İlâhîde birbirlerinden ayrılmış olan herbir kemâl ve her bir hayr karşılarında bulunan herbir kötülük üzerine aks etmiş, birbirleri ile birleşmişlerdir. Herbiri kötülük ve bozukluk olan ademler, kendileri ile birleşmiş olan kemâller ile birlikde, mümkinlerın, ya’nı mahlûkların mâhiyyetleri, ya nî aslları olmuşdurlar. Böyle olmakla berâber bu ademler, bu mâhivyetlerin aslları, özleri gibidirler. Bu kemâller ise, bunların özellikleri gibidirler. İşte bu fakîre göre, (A’yân-ı sâbite), bu ademler ve bunlarla birleşmiş olan kemâllerin her ikisidir. Her dilediğine gücü yeten Allahü teâlâ, bu yokluk mâhıyyet-İcrini bütün lüzûmlu şeyleri ile birlikde ve ilm-i İlâhîde bu ademlere aks etmiş olan vücûd zillerinin kemâlleri ile birlikde, mümkinlerın, mâhiyyetleri yapmışdır. Dilediği zeman, bu mâhiyyetleri, ilmdekı vücûd zilline yaklaşdırarak, dışardaki varlıkları yaratmışdır. Bu mâhiyyetleri, dışardaki varlıklara başlangıç eylemişdir.
dir. Yaratıcı sanılanlara benzemez. Alemlerin rabbi olan Allahü leâ-lâya hamd olsun! Görülüyor ki, mümkinlerin zfıtları, aslları, ademlerdir. Vücûdün kemâllerinin zilleri bu ademlere aks ederek, bunları süslemişdir. Böyle olduğu için, mümkinlerin zâtları, her kötülüğün, bozukluğun kaynağıdır. Her çirkinliğin, kusurun yeri olmuşlardır. Mümkinlerde yerleşdirilmiş olan her iyilik, her kemâl, asi vücûdden ödünç olarak gelmişdir. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci f78] âyetinde (Sana gelen her iyilik, Allahü teâlâdandır. Sana gelen her çirkinlik /le, kendindendir) buyuruldu. Allahü teâlânın ihsânı ile, bir kimse, kendindeki iyiliklerin ödüne olarak verilmiş olduklarını görürse, üstünlüklerinin başkasından olduğunu anlarsa, kendini yalnız kötülük bulur. Tâm küsur bilir. Kendinde hiçbir kemâl göremez. Aks yolu ile geldiklerini bile göremez. Çıplak kimsenin ödüne çamaşır giymesi gibi olur. Çamaşırların ödüne olduğu, kendisini o kadar kaplamışdır ki, hepsini sâhibinde sanır. Kendini çıplak bulur. Üzerinde çamaşır var ise de, kendini çıplak sanır. Böyle görüş sâhibi olan z.ât (Abdiyyet) kulluk, makâmı ile şereflenir. Bu makâm, vilâyet makâmlarının en üstünüdür.

TENBÎH: Kötülükle iyiliğin ve aşağılıkla üstünlüğün böyle bira-raya gelmeleri, vücûd ile ademin bir araya gelmesidir. Bu ise, iki ters şeyin biraraya gelmesi değildir. Bunun için, olmıyacak şey sanılma-mahdır. Çünki, tâm vücûdün tersi, tâm ademdir. Zil mertebelerinde ise, tâm vücûdden aşağı doğru derece derece inilmişdir. Adem tarafında da, en aşağı olan tâm ademden yukarı doğru basamak basamak yükselmişlerdir. [Bunların birleşmeleri, metal atomları ile ametal atomlarının birleşmeleri gibi çekirdeklerindeki artı elektriklerin birbirlerini itme kuvvetleri, elektron kuvvetleri ile azalarak birbirlerini çekmeğe başlamışlar, iyon şebekesi hâsıl etmişlerdir. Atom çekirdeklerindeki protonları biraraya toplayan ve] iyilik nûrları ile kötülük karanlıklarını biraraya getiren Allahü teâlâyı teşbih ederiz. Hiçbir ayb ve kusûru Ona kondurmayız.

SüâhBiraz yukarda, tâm ademin de, tâm vücûde yakın olduğu yazılı idi. Tâm iki zıd, iki ters birleşmiş olmuyor mu?

Cevâb: İki zıd şey, bir yerde birleşemez. Birinin, öteki yardımı ile durması ve birinin öteki tersi ile sıfatlanması olamaz değildir. Adem, mevcûd olabilir. Vücûd ile yakînlik hâsıl edebilir.

Suâl: Adem, nazarî, teorik birşeydir. Bunun dışarda var olması, ne demekdir?

Cevâb: Adem, ya’nî yokluk deyince, hâtıra gelen şey teorikdir, hayâldedir, Fekat, ademin çeşidlerinden birinin sonradan var.


sim söylemek niçin bozuk olsun? Felsefecilerin vücûd için söyledikleri de böylcdir ki, vücûd, Vâcib-ül-vücûdün zâtından başkadır. Çünki vücûd, teorik birşeydir, dışarda bulunamaz. Vâcib-ül-vücûdün kendisi ise, dışarda vardır. Bunun için ikisi başka başkadır diyorlar. Bunlara cevâb olarak da deniliyor ki, vücûd deyince akla gelen şey nazarîdir, dışarda yokdur. Fekat, vücûdün çeşidlerinden biri böyle değildir. Bunun için, vücûdün parçalarından biri dışarda bulunabilir.

Süâl: Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın sekiz hakîkî sıfatı, zil mertebelerinde vardır. Asi mertebesinde vücûd-leri yokdur. Bu ise, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uygun değildir. Allahü teâlâ, o âlimlerin çalışmalarına karşılık bolbol iyilikler versin! Çünki, bu âlimler sıfatların Zâtdan hiç ayrılmadıklarını ve hiç ayrılmıyacaklarım bildirmişlerdir.

Cevâb: Söylediklerimizden, ayrılabilecekleri anlaşılmaz. Çünki, bu zil, o asla lâzımdır. Ondan ayrılamaz. Böyle olmakla berâber, yalnız Zât-i teâlâyı arayan, ismleri ve sıfatları hiç düşünmiyen bir ârif, o mertebede yalnız zâtı bulur. Hiçbir sıfatı düşünmez. Bu, o zeman sıfatlar bulunmaz demek değildir. Görülüyor ki, ârife göre, sıfatlar, Zât-i İlâhîden ayrılmış gibi samimakdadır. Dışarda ayrılmış değildirler. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olur. Bunu iyi anlamalıdır.

Bu açıklamalardan sonra (Kendini tanıyan, Rabbini tanır) sözü iyi anlaşılır. [İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, bu sözün sâhıbımn hazret-i Alî «radıyallahü anh» olduğunu bildiriyor. Mâverdî, (Edeb-üd-dünyâ) kitâbında bunun hadîs-i şerîf olduğunu yazmakdadır. • Demek ki, ibni Hacer’in sözü, bunun hadîs-i şerîf olmadığını göster-memekdedir]. Çünki, bir kimse, kendisini kötü olarak ve aşağı olarak tanıyınca ve kendisinde bulunan her iyiliğin ve üstünlüğün Vâcib-ül-vücûd hazretleri tarafından ödüne verilmiş olduğunu anlayınca, Hak teâlâyı iyi ve üstün ve güzel olarak tanır.

Buraya kadar yapılan açıklamalar anlaşılınca, Nûr sûresindeki (Allahü teâlâ, yerin ve göklerin nurudur) âyet-i kerîmesinin özü meydana çıkar. Çünki, mümkinlerin hepsi ademlerdir. Ademler de hep kötülük ve aşağılıkdır. Mümkinlerdeki iyilik ve üstünlük ve güzellik ve düzgünlük, Allahü teâlânın kendisi olan vücûdden gelmişdir. Bu vücûd, iyiliklerin ve üstünlüklerin kaynağıdır. Bu anlaşılınca, Şdide-rin ve yerin nûru bu vücûddür. Bu vücûd, Vâcib-i teâlânın kendisidir. Bu nûr, göklerde ve yerde, zillerinin yardımı ile bulunduğundan, zillerin yardımı olmaksızın, doğrudan doğruya bulunduğunu sanmamak için, bu nûru bir misâl ile anlatmakdadır.seo calısması sundu.


seo calısması

seo

seo fiyatları

seo uzmanı

seo çalışması

seo hizmeti

seo danışmanlığı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder