birebir ürünlerİslam den bilgilsi3 birebir ürünler sizin icin islam bilgilerini yazıyor ve sizlere güzel yazılarını yazıyor birebir ürünler gece gündüz demeden güzel yazıları sizlere sunuyor birebir ürünler diyorki Bu mektûb, şeyh Muhammed Çitrîye yazılmışdır. (Allahü teâlâ ile öyle bir vaktim vardır ki,...) hadîs-i şerîfdir. Ebû Zer-i Gıfârı de^yje söylemişdir. Niçin söylemişdir? Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri (Butun Evliyânın ensesine basıyorum) demişdir. Bu sözün ne demek olduğu bildirilmekdedir:Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullanna selâm olsun! Kıymetli mektûbunuz geldi. Bizleri sevindirdi. Allahü tealanm sevdiklerinin bu fakirleri hâtırlaması, bizim için ne buyuk nı metdır. Soruyorsunuz ki, Resûlullah «aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vettesl^at>. (Allahü teâlâ ile öyle bir vaktim olur ki...) buyurdu. Ebu Zer-ı Gitarı «radıyallahü anh>> da böyle buyurmuşdur. Bu nasıl olur. Ayrıca şeyh Muhyiddin Abdülkâdir-i Geylâni «kuddise sirruh» hazretleri (Ayaklarım Evliyânın hepsinin ensesi üzerindedir) demişdir. Bir başkası da, böyle demişdir. Bu iki söz üzerinde zeman zeman, arkadaşlar arasında çatışmalar oluyor. Merhamet buyurarak, bu ıkı sozun ne demek olduklarını ve herbirini söyliyenlerın başka başka ne demek istediklerini uzun yazınız ve bu garibin anlaması için, açıklıyarak gönderiniz diyorsunuz.Kıymetli yavrum! Bu fakir, kitâblarımda yazmışdım ki, oServe-rin «sallallahü aleyhi ve sellem» tecellîye kavuşması devâmlı ıdı. Ara sıra, dahâ yakîn olduğu zemanları da vardı. Bu nadir zeınanlan, nemâzda idi. Bunun için (Nemâz mü’minin mi’râcıdır) buyurdu. (Ya Bilâl, beni râhata kavuşdur!) hadîs-i şerifi de, bu sözümüzün doğru olduğunu göstermekdedir Ebû Zer-i Gıfârî, o Servere tâm uyduğu ve ona vâris olduğu için, bu ni’mete kavuşmuşdur. Çunk^ o Sellerin tâm izinde gidenlerin büyükleri, onun vârisi olurlar. Onun butun üstünlüklerinden çok pay alırlar.
Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri «kuddise sirruh» (Bu ild ayağım bütün Evliyânın boynu üzerindedir) buyurmuşdur. (Avanf) kitâbının sâhibi olan şeyh Şihâbüddîn hazretleri, şeyh Ebunnecı^ı Sühreverdî hazretlerinin müridi idi. Onun terbiyesi ile yetışmışdı.mât» (Önce gelenlermi, yoksa sonra gelenlermi daha iyidir bilinmez) buyurdu. Sözün kısası, şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin vilâyeti çok şânlıdır. Derecesi pek yüksekdir. Vilâyet-i hâssa-i Muham-mediyyeyi Sır latîfesi yolundan, başından sonuna kadar temâmlamışdır. Vilâyet zincirinin baş halkası olmuşdur. Bunu işitince, Şeyh hazretlerinin bütün Evliyâdan dahâ üstün olduğu anlaşılmamalıdır. Çünki, Vilâyet-i Muhammedînin baş halkası olması. Sır yolundandır. Her bakımdan baş halka olsaydı, o zeman üstün olurdu. Şunu da söyleyelim ki, Vilâyet-i Muhammediyyenin her bakımdan baş halkası olmakla da, dahâ üstün olmak lâzım gelmez. Çünki, bir başkası, Muhammed aleyhissclâmın peygamberliği kemâ-lâtına vâris olarak dahâ üstün olabilir. Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin mürîdlerinden birkaçı. Şeyh hazretlerini sevmekde taşkınlık yapıyorlar. Hazret-i Alîyi sevenlerin taşkınlıkları gibi aşırı gidiyorlar. Sözlerine bakılırsa. Şeyh hazretlerini, geçmiş ve gelecek bütün Evliyâdan dahâ üstün bildikleri anlaşılıyor. Peygamberlerden başka hiçbir kimseyi Şeyh hazretlerinden üstün gördükleri işitilmemişdir.
Süâl: Şeyh hazretlerinde görülen hârikalar ve kerâmcticr, o kadar çokdur ki, başka hiçbir Velîde bu kadar keramet görülmemiş-dir. Hepsinden dahâ yüksek olduğu buradan anlaşılmazmı?Cevâb: Hârikaların ve kerametlerin çok olması, dahâ üstün olmağı bildirmez. Hiç hârikası görülmeyen bir velî, hârikaları ve kerâmetleri çok görülen bir velîden dahâ üstün olabilir. Şeyhlerin şeyhi, (AvâriO kitâbında Evliyânın hârikalarını ve kerâmetlerini anlatdıkdan sonra buyuruyor ki (Bunların hepsi Allahü teâlânın ihsânlarıdır. Dilediğine ihsân eder. Fekat bunlardan hiçbiri verilmeyen bir velî, bunların hepsinden dahâ üstün olabilir. Çünki, hârikalar ve kerâmetler yakîni, güveni artdırmak içindir. Kendisine yakîn ihsân edilmiş olanın, kerâmetlere ihtiyâcı kalmaz. Bu kerâmetlerin hepsi, kalbin zikre alışması ni’metinden dahâ aşağıdır). Hârikaların çok görünmesini üstünlük bilmek, hazret-i Alînin iyi ve üstün hâllerini görerek onu hazret-i Ebû Bekrden dahâ üstün bilmeğe benzer. Çünki, onda bu kadar üstün ve iyi hâller görülmemişdir «radıyallahü anhümâ».Kıymetli kardeşim! Hârikalar, kerâmetler, ikiye ayrılır: Birincisi, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına ve işlerine âid olan bilgiler ve marifetlerdir. Bunlar akl ile, düşünce ile elde edilemez. Seçdiği kullara ihsân eder. İkincisi, mahlûkların şekllerini keşf etmek, madde âlemindeki gaybleri bulmakdır. Birinci kerâmetler, doğru yolda bulunanlara, Allahü teâlânın sevdiklerine verilir.Çünki, istidrâc sâhibi olan kâfirlerde de, ikinci hârikalar görülmekdedir. Kerâmetlerin, hârikaların birincisine, Allahü teâlâ şeref ve kıymet vermişdir. Bunları yalnız sevdiklerine ihsân eder. Düşmanlarını bunlara ortak etmez. Câhiller, hârikaların İkincisine kıymet verirler. Onları üstün ve yüksek görürler. Bunları kâfirlerde bile görünce, kalın kafalı oldukları için, onlara nerede ise, tapınacak olurlar. Onların iyi ve kötü her isteklerine boyun eğerler. Bu ahmaklar, belki de, hârikaların birincisini hârika bilmezler ve kerâmet saymazlar. Hârika deyince, yalnız İkincisini anlarlar. Kerâmet deyince, yalnız mahlûkların, madde âleminin bilinmesini, gayblerden haber verilmesini sanırlar. Mahlûkların bilinen veyâ bilinmiyen hâllerinden haber vermenin ne kıymeti ve hangi şerefi olabilir? Bunların bilinmemesi, bilinmesinden belki dahâ uygundur. Mahlûkların hâllerini, inceliklerini unutmak, belki dahâ yakışık alır. Şerefli ve kıymetli olan ve saygı göstermeğe, üstün görmeğe lâyık olan, uygun olan ancak Allahü teâlânın ma’rifetidir. Fârisî beyt tercemesi:Melek yüzünü örtmüş, şeytan naz yapıyor:
Şaşırdım kaldım, hayretden aklım gidiyor.Şeyh-ül-Islâm Hirevî vel-imâm-ül-Ensârî hazretlerinin (Menâzil-üs-sâyirîn) kitâbında ve buna kendi yapdığı şerhinde buyuruyor ki: Tercihe ile anladım ki, ma’rifet sâhibi olanların firâseti Allahü teâlâya yarayan kimselerle. Ona yaramıyan kimseleri ayır-makdır. Allahü teâlâyı zikr edenleri ve (Cem’ makamı) na kavuşanların yaradılışlarındaki uygunluğu anlamakdır. Ma’rifet sâhiblerinin firâseti budur. Açlıkla ve insanlardan kaçarak çile odasında yalnız yaşamakla nefslerini temizliyenlerin, fekat Hak teâlâya yaklaşmıyan-ların firâsetleri cismleri, maddeleri keşf etmek, mahlûkların gayble-rini haber vermekdir. Bunlar, yalnız mahlûklardan haber verir. Çünki, Hak teâlâ ile aralarında perde vardır. Ma’rifet sâhibleri ise, Allahü teâlâdan kendilerine gelen ma’rifetlere kavuşurlar. Hep Allahü teâlâdan haber verirler. İnsanların çoğu, Allahü teâlâdan kesilmiş olduklarından ve hep dünyâyı düşündükleri için, maddeleri keşf edenlere, mahlûklardan bilmediklerini haber verenlere kıymet verirler. Onları büyük bilirler. Onları Evliyâ ve Allahü teâlânın seçilmiş kulları sanırlar. Hakîkatden haber verenlere dönüp bakmazlar. Bunların Allahü teâlâdan bildirdiklerine inanmazlar. (Bunlar, dedikleri gibi Evliyâ olsalardı, bizim hâllerimizden ve mahlûkların hâllerinden haber verirlerdi. Mahlûkların hâllerini bilmiyen kimse, bundan dahâ yüksek olan şeyleri nasıl bilir?) derler, bu bozuk ölçüleri ile Evliyâya inanmazlar, doğru sözü görmezler ve işitmezler. Ebünnecîb hazretleri de şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin müridi ve çok yakın olanlarından idi. (AvâriO kitabında, kendini beğen-meği gösteren böyle sözlerin büyüklerden, ilk zenıanlarmda sekr hâllerinin sonlarına doğru söylenmiş olduğu bildirilmekdedir. (Nefe-hât) kitâbmda, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin şeyhlerinden olan şeyh Hammâd-i Debbâsın bir sözü yazılıdır. Firâsetle buyurmuş ki, (Bu acem oğlunun ayakları, kendi zemanındaki Evliyanın hepsinin boynu üzerinde olacakdır). Görülüyor ki, bu sözü söylemesi emr olunmuşdu. Bütün Evliyânın boynu üstünde olduğunu söylemesi lâzımdı. Her ne olursa olsun, şeyh hazretlerinin bu sözü doğrudur. İster sekr kalıntıları ile söylemiş olsun, isterse söylemesi emr edilmiş olsun, mubârek ayakları kendi zemanmda bulunan Evliyânın hepsinin boynu üzerinde idi. O zemanki Evliyânın hepsi, onun ayakları altında idi. Fekat, şunu anlamalıdır ki, kendi zemanındaki Evliyâ böyledir. Dahâ önce gelmiş olan ve dahâ sonra gelecek Velîler, bu sözün dışında kalmakdadır. Şeyh Hammâdm yukarda yazılı olan sözünde de ayakları, kendi zemanındaki Evliyânın hepsinin boyunları üzerinde olduğu bildirilmekdedir. Bağdadda bir gavs vardı. Şeyh Abdülkâdir hazretleri ve İbnü.ssakka ve Ebû Sa’îd Abdüllah bunu ziyârete gitdiler. Bu gavs, firâsetle anlayarak. Şeyh hazretlerine dedi ki, (Seni Bağdadda minbere çıkmış ve bu iki ayağım bütün Velîlerin boyunları üzerindedir dediğini görüyorum ve senin zemanındaki evli-yânın, sana karşı boyunlarını indirdiklerini, böylece senin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildiklerini görüyorum). Bu gavsin, bu .sözünden de anlaşılıyor ki. Şeyh hazretlerinin sözü, yalnız kendi zemanındaki Evliyâ içindir. Şimdi de Hak teâlâ bir kimsenin gözünü açansa, o gavsin gördüğünü o da görerek o zemanın Evliyâsının boyunlarının Şeyh hazretlerinin ayağı altında olduğunu anlar. Bu söz başka zemandaki Evliyâ için değildir. Dahâ önceki Evliyâ için, nasıl olabilir ki, Eshâb-ı kirâm «aleyhimürrıdvân» da bunların içindedir. Eshâb-ı kirâmın. Şeyh hazretlerinden dahâ üstün oldukları meydandadır. Şeyh hazretlerinin zemanından sonra gelen Evliyâ da, bu sözün içine nasıl girebilir? Çünki, Resûlullahın «aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesse-lâm» âhır zemanda geleceğini müjdelediği ve halîfetullah dediği hazret-i Mehdî,^ bu Evliyânın içindedir. Ülül’azm Peygamberlerden olan hazret-i Isâ «alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm» Sâbikûn-dandır. Bu islâmiyyete uyacağı için. Peygamberlerin sonuncusunun Eshâbından olacakdır «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât». Bu yüce Peygamber, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden elbette katkat dahâ yüksekdir. câhillerin gözünden korumuş olduğunu, onları kendisine ayırmış olduğunu, onları kendisinden başkaları ile olmağa bırakmadığını bilmezler. Bunlar mahlûkların hâllerine dönüp baksalardı, Hak teâlâ ile olmağa yakışmazlardı. Böyle Hak adamlarından birinin maddelerin, cismlerin hâllerine az bir bakışla, başkalarının anlıyamadığı şeyleri firâsetle anladıklarını biz çok gördük. Bunların fırâseti Hak teâlâya olan ve Onun yakînliğine olan fırâsetdir. Nefslerini temizliyenlerin mahlûklara olan fırâseti, Hak teâlâyı ve Ona yakın olan şeyleri anlıyamaz. Bu fırâset müslimân-larda olduğu gibi, hıristiyânlarda, yehûdîlerde ve başka milletlerde de vardır. Çünki, Allahü teâlâ buna kıymet vermez. Uygun olan kimselere verir. [Bu ikisini birbirine karışdırmamak için kâfirlerin fırâsetine (İstidrâc) denir].Bu mektûb, oğlu zahirî ilmlerin ve bâtın marifetlerinin sahibi Mecdeddîn hâce Muhammed Ma’sûm hazretlerine yazılmışdır. Allahü teâlânın sekiz sıfatını ve Peygamberlerin ve bütün insanların mebde-i te’ayyünlerini ve tecellîleri bildirmekdedir:Varlığı lâzım olanın sekiz hakîkî sıfatının birincisi hayât sıfatı, sonuncusu tekvîn sıfatıdır. Bu sekiz sıfat üç dürlüdür. Birincisinin âleme bağlılığı çokdur. Mahlûklarla ilgisi çokdur. Tekvîn sıfatı köyledir. Bunun içindir ki, Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğu, tekvinin hakîkî sıfatlardan olmadığını, izâfî sıfatlardan olduğunu söylediler. Sözün doğrusu, tekvîn hakîkî sıfatlardandır. Fekat, mahlûklara bağlılığı çokdur. Sıfatların İkincilerinin mahlûklarla bâğlılığı azdır. İlm, kudret, irâde, sem’, basar ve kelâm sıfatları böyledir. Üçüncüsü, en yüksek olan sıfatıdır. Âlemle hiç ilgisi yokdur. Hayât sıfatı böyledir. Hayât sıfatı, bütün sıfatların anasıdır. Hepsinin temelidir. Hepsinden dahâ öncedir. Buna en yakın olan sıfat, ilm sıfatıdır. îlm sıfatı, Peygamberlerin sonuncusunun (Mebde-i te’ayyün) üdür «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât». Öteki sıfatlar, başka insanların mebde-i te’ayyünleridir. [(Te’ayyün), zuhûr etmek, meydana çıkmak demekdir. (Mebde-i te’ayyün), meydana çıkmanın, var olmanın başlangıcı, kaynağı demekdir]. Her sıfatın, çeşidli şeylere bağlılığı olduğu için parçaları vardır. Şöyle ki, tekvîn sıfatının, yaratmak, rızk vermek, diriltmek ve öldürmek gibi çeşidli bağlılıkları olduğu için, parçalan olmuştur. Bu parçalar da, bütünleri gibi, insanların mebde-i te’ayyünleri olmuşdur.Böyle olunca, başka Peygamberler ile, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin Evliyâsı arasında ne fark olur?
Cevâb: Peygamberlere, hakîkat-i Muhammedi perdesinde olan şühûdden başka, kendi mebde-i te’ayyünleri yolundan hâsıl olan, başka bir şühûd dahâ vardır. Kalb gözlerine kendi gözlüklerini takarak, gaybı görürler. Bu iki şühûd, birlikde olmaz. Aslların aslına yükselirlerse, şühûdleri, (Hakîkat-i Muhammedi) perdesinde olur. Isâ «alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm» gökden yere indikden sonra, bu ni’mete kavuşmakla şereflenecekdir. Buraya yükselmek, pek gücdür. Hemen hemen olamaz gibidir. Ancak, Allahü teâlânın büyük ihsânı lâzımdır. Bu sebebler âleminde, Muhammedi meşreb olan pirin merhamet buyurup yardım etmesi lâzımdır. Kendi aslından ileri geçemez, kendi hakikatini aşarak, (Hakîkat-ül-hakâık) a varamazsa, şühûdü, kendi hakikatinin perdesinde olur.
Hakikat-ül-hakâikdan [ya’ni Muhammed aleyhisselâmın mebde-i te’ayyünü olan rabbinden, ya’ni ismdcn] Allahü teâlânın zâtına yol vardır. Pek çok konakları geçdikden sonra kavuşulabilir. Bunun gibi, bütün olan başka hakikatlerden de, Zât-i teâlâya birer yol vardır. Pekçok konakları aşdıkdan sonra, bu yollardan da kavuşulabilir. Böyle olmakla berâber, hakikat-ül-hakâık yolundan, (Vasl-ı uryânî) ye kavuşulur. Başka yollardan da, zâta kavuşulabilirse de, hakikat-ül-hakâikın ya’ni hakikat-i Muhammedinin ince perdesi arada bulunur. Kalın değilse de ve mâni’ olmaz ise de, bu kadarcık perdenin bulunması, (Tecellî-i zât) demeğe mâni’ olmakdadır. Yoksa, bütün Peygamberlere de, Zât-i teâlâdan, doğrudan doğruya nasib vardır.
Süâl: Hayât sıfatı, ilm sıfatının üstünde olunca, hakikat-ül-hakâık yolunda da, hayât sıfatının te’ayyünü perde olur. Böyle olunca, Vasl-ı uryâni nasıl olur? Niçin Tecelli-i zât denilir?Cevâb: Hayât te’ayyünü, lâ-te’ayyün gibidir. Çünki, yüksek mertebelerde, bu te’ayyün yok olur. Zât-i teâlâ mertebesinde, bunun hiçbir değeri kalmaz. Zât-i teâlâ mertebesinde,^ hernekadar, başka sıfatların da, hiçbir değerleri yok ise de, onlar zât mertebesine yetişmeden önce yok olurlar. Hayât sıfatı ise, oraya yetişir de yok olur. Bundan dolayı, hakikat-i Muhammedinin te’ayyünü ve bütün başkalarının te’ayyünleri devâmlıdırlar. Hiçbir mertebede yok olmazlar. Evet, birşeye yetişmek, başkadır. Bu şeyde yok olmak, başkadır. Büyüklerden çoğunun sözlerinde mahv olmak, yok olmak denilmek-dedir. Bu sözler, yok gibi olmak demekdir. Sâlikin le’ayviinii görünme/ olur. Yok olma/. Yok bilmek, ilhâd olur. Zındıklık olur. Bu yolda geri kalmı.ş olanlar, bu sö/lertlen, kendi yok olur sanarak, zındık olmuşlardır. Âhıret ni’ metlerine ve a/âblarına inanmamışlardır. Vahdetden kesrete geldikleri gibi, başka zemanda, böylece. kesretden valulete döneceklerini sanmışlardır. Bu kesretin o vabdetde yok olacağını söylemişlerdir. Bu /ındıklaıdan birçoğu, bu yok olmağı, kıyânietin kopması sanmışlar. Ilaşrı. Neşri. Hesabı, Sıratı ve işlerin ölçülmesini inkâr etmişlerdir. Doğru yoldan ayrılmışlar, b;rçoklarını da .s.apdırmışlardır. Bunlardan birini gördüm. Kendini haklı göstermek için, mevlânâ Abdüırıihnıan-i Câmînin «kuddise sirruh» şu beytim okuNordu. l ârisî beyt tercemesi:
Mevlananın bu beytde biklirdiği, vahdete dönüşün görünmesidir. Dönüşün kendisi değildir. Şühûdünü anlatmakdadır. Bu varlık-dan başka, hiçbir.şey görmediğini bildirmekdedir. Çokluk, yok olmamış, onun görüşünden örtülmü.şdür. Yok.sa, ayn ve varlık rücıV etmemişdir. Bunlar kör gibidirler. Hiçbir Velînin ac/den, kusurdan ve ihtiyacdan kurtulamadığını görmüyorlarmı? Böyle olunca, varlık-hır birleşmişdir, çokluk birliğe katılmı.şdır denilebilir pıi? J:ğcr insanlar öldükden sonra, vahdete rücıV ediyor derlerse, kâllr ve zındık olurlar. (, ünki bu söz. Cehennem azâbına inanmamak olur ve Peygamberlerin bildirdiklerine inanmamak olur «aleyhimüssalevâtü vet-teslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ».Süâl: Birkaç yazınızda, (Ahtânın Fenâya kavuşması, ancak Vilayet-i Muhammedîde olur) diyorsunuz. Bu sözü açıklarmısımz?Yukarda bildirilenlerden anlaşıldı ki, Vasl-ı uryânî, ancak Vilâyet-ı Muhammedîde olmakdadır. Başka vilâyetlerde, aradan perdeler kalkar ise de, ince bir perde yine kalmakdadır. Bu ince perde, hakîkat-i .Muhammedînin arada bulunmasından hâsıl olmak-dadır. Bunu yukarda bildirmişdik.(Ahfâ iutîfesi) insan mertebelerinin en sonudur. I:n yukarıdaki mertebedir. Aradaki perdenin mikdârına göre, geride birşey kalır. Bu kalanı düşünerek, tâm l'cnâ câiz olmaz. Böyle bir artığın kaldığını Muhammedî meşreb olandan başka kim anlıyabilir.’ Muhammedî meşreb olanlardan da, milyonda birine bu keskin görüş verilirse yine büyük ni'metdir. Tesavvuf büyükleri, ruha ve sırra kadar kauışdular. HaHden söz eden çok az oldu. Abladan kim ne diyebilir.Onun ayağı altında, gölgesinde yaşar. Bundan dolayı, (Filân kimse Muhammed aleyhisselâmın ayağı altındadır, falanca, îsâ aleyhisselâ-mın ayağı altındadır, bir başkası için de, Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır) demişlerdir »aleyhimüssalevâtü vettehıyyâtü vetteslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ». Bu parçalar, eğer sülük yolu ile aşılır ve bütünlerine katılır ve parçaların şühûdü, bütünlerin şühûdü olursa, aralarında yalnız asi olmakdan ve tâbi’ olmakdan başka ayrılık kalmaz. Birisi doğrudan doğruya, İkinciler ise, bunun dolayısı ile kavuşur. Çünki, tâbi’ olan, herneye kavuşur, herne görürse aslından alır. Aslı arada olmadan birşeye kavuşamaz. Tâbi’, kendi kusûrundan dolayı, aslının arada bulunduğunu bilmiyebilir. Fekat aslı, onunla meşhûdü arasında bir perdedir. Ayıran, önliyen perde değil, kavuşdu-ran, gösteren perdedir. [Sinema perdesi, şeklleri saklamaz, örtmez. Onları gösterir. Perde olmazsa, birşey görünmez]. Gözlük de böyle-dir. Gözün önündeki gözlük, görmeyi önlemez. Görülemiyen şeyleri gösterir. Parçaların, yükselerek, kendi bütününden ayrılıp, başka bir bütüne girmeleri, bu bütünün gördüğünü müşâhede etmeleri câiz değildir. Böylece Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altında olanların îsâ aleyhisselâmın ayağı altına geçmeleri olamaz. Fekat, Muhammed aleyhisselâmın ayağı altına girebilirler. Çünki hepsi, onun ayağı altındadırlar «aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm». Muhammed aleyhisse-lâmın rabbi, onun mebde’i olan ism, (Rabb-ül-erbâb) dır, kaynakların kaynağıdır. Bütünlerin bütünüdür. Parçaların, asllarmın aslıdır. Muhammed aleyhisselâmın ayağının altına yükselmek, aslın aslına yükselmek demekdir. Başka bir asla girmek değildir. Parçalarla, bütünleri arasında, şu ayrılık vardır ki, parçanın önünde iki perde vardır: Birincisi, kendi bütünü olan aslıdır. İkincisi, aslının aslıdır. Kendi bütününün perdesi ise, yalnız aslının aslıdır. Bundan anlaşılıyor ki, Muhammed Resûlullah, arada te’ayyünlerin perdesi olmaksızın şühûd eylemekdedir. Başkalarının şühûdleri ise, te’ayyünlerin perdesindedir. Hiç değilse, Muhammed aleyhisselâmın te’ayyünü per-desindedir. Bunun içindir ki, (Tecelli-i zâti), yalnız Muhammed aley-hisselâma olur, başkalarının tecellileri sıfatların perdesindedir demişlerdir. Hiç olmazsa, Muhammed aleyhisselâmın rabbi olan, rablerin rabbi perdesindedir. Muhammed aleyhisselâmın rabbi olan ism, hayât sıfatından başka, bütün ismlerin ve sıfatların üstündedir.
birebir ürünler sundu yarın devam edecegiz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder