Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- reklam panosu fiyatlari
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Cep Telefonu Modelleri
- Seo Fiyatlari
- Seo Çalişmasi
- Spot İphone
- Spot Samsung
- Spot Telefon
- replika samsung s4
- replika samsung note 3
- replika samsung s5
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- Cuval
- Big bag
- replika telefon ve google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- Samsung İphone Cep Telefonu Modelleri
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus > Ucuz Fiyatlari
cep telefon modelleri,nden islam bilgisi87
cep telefon modelleri,nden islam bilgisi87 bugün cep telefon modelleri sizlere allah hakkında iman hakkında yazıları yazarken cep telefon modelleri cok emek harcadı ve sizinde bu yazıları okumanız icin cep telefon modelleri elinden gelen gayreti gösteriyor ve cep telefon modelleri diyorki Allahü teâlânın yardımı ile ve kuvvet vermesi ile, şimdi. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek sözünü açıklamağa başlıyoruz.
Müslimânların kahraman imâmı, Eshâb-ı kirâmın yükseklerinden, hep doğru söyleyici olmakla meşhûr, sevgili büyüğümüz, ömer-übnül-Hattab “radıyallahü anh” hazretleri buyuruyor ki.öyle birgün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan birkaçımız Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin huzûrunda ve hizmetinde bulunuyorduk). O gün, o sâ’at, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullahın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, rûhlara gıdâ olan, canlara zevk ve safâ veren cemâlini görmek nasîb olmuşdu. Bu günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için, (öyle birgün idi ki...) buyurdu. Cebrâil aleyhı^sselâmı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtâc olduğu bilgiyi, gâyet güzel ve açık olarak, Resûlullahın mubârek ağzından işitmek nasîb olan bir gün gibi, şerefli ve kıymetli bir vakt bulunabilir mi?O vakt, ay doğar gibi, bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyâz, saçları pek siyâh idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullahın ‘‘sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Ya’nî, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullahın ‘‘sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda oturdu. Dizlerini, mubârek dizlerine yanaşdırdı). Bu gelen, Cebrâîl ismindeki melek idi. İnsan şekline girmişdi. Cebrâîl aleyhisselâmın böyle oturması, edebe uymuyor gibi görünüyor ise de, bu hâli, mühim birşeyi bildirmekdedir. Ya’nî, din bilgisi öğrenmek için utanmak doğru olmadığını ve üs-tâda gurûr, kibr yakışmıyaçağını göstermekdedir. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, mu’allimlere serbe.stçe ve sıkılmadan sorması lâzım geldiğini Cebrâil aleyhisselâm, Eshâb-ı kirâma anlat-makdadır. Çünki, din öğrenmekde utanmak ve Allahü teâlânın hakkını ödemekde ve öğretmekde ve öğrenmekde sıkılmak olmaz.O zât-i şerîf, ellerini Resûl-i ekrem ‘‘sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mubârek dizleri üzerine koydu. Resûlullaha sorarak, yâ Resûlallah! Bana isiâmiyyeti, müslimânlığı anlat dedi).İslâm) demek, lügatda, boyun bükerek teslîm olmak demek-dir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, İslâm kelimesinin, islâmiyyetde beş temel direğin ismi olduğunu şöyle beyân buyurdu.Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, islâmın şartlanndan birincisi (Kelime-i şehâdet) getirmekdir. Kelime-i şehâdet getirmek demek, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh, söylemekdir). Ya’nî âkil ve bâliğ olan ve konuşabilen kimsenin, (Yerde ve gök-de, Ondan başka, ibâdet edilmeğe hakkı olan ve tapılmağa lâyık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yokdur. Hakîkî ma’bûd ancak, Allahü teâlâdır). O vâcib-ül-vücûddür. Her üstünlük Ondadır. Onda hiçbir kusûr yokdur. Onun ismi (Allah) dır, demesi ve buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine, o gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü ve kara kaşlı ve kara gözlü, mubârek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan’da Mekke’de doğduğu için Arab denilen, Hâşimî evlâdından (Abdüllahın oğlu Muhammed adındaki zât-i âlî, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür, ya’nî peygamberidir). Vehebin kızı olan hazret-i Âminenin oğludur. [Mîlâdın 571. ci senesi. Nisan ayının 20. ci pazartesi sabâhı, fecr ağarırken], Mekke şehrinde doğdu. Kırk yaşında iken peygamber olduğu kendisine bildirildi. Bu seneye (Bi’set yılı) denir. Bundan sonra, onüç sene Mekkede, insanları İslâm dînine çağırdı. Allahü teâlânın izni ile, Medine şehrine hicret eyledi. Burada isiâmiyyeti her tarafa yaydı. On sene sonra, 632 senesi Haziranında, Rebî’ulevvelin onikinci pazartesi günü Medine’de vefât eyledi. [Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvere şehrine hicretinde, târîhcilere göre mîlâdın 622. ci senesinde Safer ayının yir-iTiiyedinci Perşenbe günü akşama yakın Sevr dağmdaki mağaraya girdi. Pazartesi gecesi mağaradan çıkıp, efrence Eylül ayının yirminci ve rûmi Eylül ayının yedinci ve Rebî’ul-evvelin sekizinci Pazartesi günü Medîne şehrinin Kubâ kenar mahallesine ayak basdı. Bu mes’ûd gün, müslimânların (Hicrî şemsî) sene başı oldu. Gece ile gündüzün müsâvî olduğu perşenbe günü de Kubâda kalıp, Cum’a günü ayrıldı. O gün Medîneye girdi. O senenin Muharrem ayının ibtidâsı da, (Hicrî kamerî) sene başı kabûl edildi. Bu kamerî sene başı. Mayıs ayının onaltmcı Cum’a günü idi. Herhangi bir mîlâdî sene başının rastladığı hicrî şemsî sene, bu mîlâdî yeni seneden 622 noksandır. Herhangi bir hicrî şemsî sene başmm rastladığı mîlâdî sene, bu yeni şemsî seneden 621 fazladır.İslâmın temelinden İkincisi, şartlarına ve farzlarına uygun olarak, hergün beş kerre (Vakti gelince, nemâz kılmakdır.Ya’ni hep var idi. Vâcib-ül-vücûd demek, vücûdü başkasından olmayıp ancak kendindendir. Ya’nî kendi kendine hep vardır. Başkası tarafından yaratılmamışdır. Eğer böyle olmazsa, mümkin ve hâdis olması, başkası tarafından yaratılması lâzım olur. Bu ise, düşünülenin tersine olan bir neticedir. Fârisîde (Hudfi) demek, kendi kendine hep olucu, ya’nî kadîm demekdir. [Kitâbm sonunda dahâ geniş bilgi vardır. Lütfen oradan da okuyunuz!Âlemlerin, şaşılacak bir düzen içinde olduklarını görüyoruz. Fen, her yıl, yeni düzenler bulmakdadır. Bu nizâmı yaratanın, (Hay) diri, (Âlim) bilfci, (Kâdir) gücü yetici, (Mürîd) dileyici, (Se-mî) işitici, (Basîr) görücü ve (Mütekellim) söyleyici, (Hâlık) yaratıcı olması lâzımdır. Çünki, ölmek vc câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyliyememek, birer kusûrdur, utanılacak şeylerdir. Bu kâinatı, bu âlemi, bu nizâm üzere yaratanda ve yok olmakdan koruyanda, böyle kusûrlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.Atomdan, yıldızlara kadar her varlık birer hesâbla, kanunla yaratılmışdır. Fizikde, kimyâda, astronomide ve biyolojide keşf edilebilen kanûnlardaki, bağlantılardaki nizâm, akllara hayret vermekdedir. Darvin bile,(Gözün yapısındaki nizâmı, incelikleri düşündükçe, hayretden tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmışdır. Fen bilgilerinde okutulan bütün kanûnları, ince hesâb-ları, formülleri yaratan, hiç noksan sıfatlı olur mu?.Bundan başka, adı geçen kemâl sıfatlarını, mahlûklarda da görüyoruz. Bunları mahlûklarında yaratmışdır. Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahlûklarda* nasıl yaratabilirdi ve mahlûkları Ondan dahâ üstün olurlardı.Yine deriz ki, bu âlemleri yaratanda, bütün kemâl, üstün sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lâzımdır. Çünki noksan, kusûrlu olan, Hudâ, yaratıcı olamaz. Aklın gösterdiği bu delilleri bir yana bırakırsak, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerifler de, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmekdedir. Bundan dolayı, bunda şübhe etmek câiz değildir. Şübhe etmek küfre sebeb olur. Yukarıda yazılı sekiz kemâl sıfatına (Sıfâl-ı sübûtlyye>denir. Ya’nî, Allahü teâlânın sıfât-ı sübûtiyyesi sekizdir. Allahü teâlâda bütün kemâl sıfatları vardır. O’nun zâtında ve sıfatlarında ve işlerinde hiçbir kusûr ve karışıklık ve değişiklik yokdur.Nemâzları; farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine dikkat ederek ve pnlünü Hakka vererek, vaktleri geçmeden kılmalıdır. Kur’ân-ı kerimde, nemâza (Salât) buyuruluyor. Salât; lügatda insanın düâ etmesi, meleklerin istiğfar etmesi, Allahü teâlânın merhamet etmesi, acıması demekdir. îslâmiyyetde (Salât) demek; ilmihâl kitâbla-rında bildirildiği şeklde, belli hareketleri yapmak ve belli şeyleri okumak demekdir. Nemâz kılmağa (İftitâh tekbîri) ile başlanır. Ya nî erkeklerin ellerini kulaklarına kaldırıp göbek altına indirirken, (Allahü ekber) demeleri ile başlanır. Son oturuşda, başı sağ ve sol omuzlara döndürüp, selâm vererek bitirilir..Islâmın üçüncü temeli, (Malın zekâtını vermekdir). Zekâtın ma’nâsı, temizlik ve övmek ve iyi, güzel hâle gelmek demekdir. Îslâmiyyetde zekât demek; ihtiyâcından fazla ve (Nisâb) denilen belli bir sınır mikdârında (Zekât malı) olan kimsenin, malının belli mikdârını ayırıp, Kur’ân-ı kerîmde adı bildirilen müslimânlara, başa kakmadan vermesi demekdir. Zekât, sekiz çeşid insana verilir. Dört mezhebde de, dört dürlü zekât malı vardır: Altın ve gümüş zekâtı, ticâret malı zekâtı, senenin yarıdan fazlasında çayırda otlıyan dört ayaklı kasab hayvanları zekâtı ve yerden biten her çeşid ihtiyâç maddesi zekâtıdır. Bu dördüncü zekâta (Uşr) denir. Yerden mahsûl alınır alınmaz uşr verilir. Diğer üç zekât, nisâb mikdârı oldukdan bir sene sonra verilir.Islâmın beş temelinden dördüncüsü, (Ramezân-ı şerîf ayında, hergün oruç tutmakdır). Oruç tutmağa (Savm) denir. Savm, lügatda, birşeyi birşeyden korumak demekdir. Islâmiyyet-de, şartlarını gözeterek, Ramezân ayında, hergün üç şeyden kendini korumak demekdir. Bu üç şey; yimek, içmek vecîmâ’dır. Ramezân ayı, gökde hilâli [yeni ayı] görmekle başlar. Takvîmle önceden hesâb etmekle başlamaz.Islâmın temellerinden beşincisi, (Gücü yetenin, ömründe bir kerre hac etmesidir). Yol emin ve beden sağlam olarak, Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bırakdı-ğı çoluk-çocuğunu geçindirmeğe yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kerre, Kâ’be-i mu’azzamayı tavâf etmesi ve Arafât meydânında durması farzdır.O zât Resûlullahdan bu cevâbları işitince, (Doğru söyledin yâ Resûlallah) dedi. Biz dinleyiciler, onun bu sözüne şaşdık. Eshâb-ı kırâmdan, orada bulunanların, o zâtın bu hâline şaşdıklarını, hazret-ı Ömer “radıyallahü anh” haber veriyor. Çünki, hem soruyor, hem de verilen cevâbın doğru olduğunu tasdîk ediyor. Birşeyi
Bu zât yine sorarak, yâ Resûlallah! (îmânın ne olduğunu da bana bildir) dedi. îslâmın ne olduğunu sordukdan ve cevâb veril-dikden sonra, Cebrâîl “aleyhisselârri”, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizden, îmânın hakîkatini ve mâhiyyetini açıklamasını sordu. îmân, lügatda bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona inanmak demekdir. îslâmiyyetde îmân demek; ResûI-i ekrem *‘sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinin, Allahın peygamberi olduğunu ve O’nun tarafından seçilmiş, haber verici nebî olduğunu doğru bilmek ve inanarak söylemek ve O’nun Allahü teâ-lâ tarafından kısaca bildirdiklerine kısaca inanmak ve geniş bildirdiklerine etraflıca inanmak ve gücü yetdikçe, kelime-i şehâdeti dil ile de söylemekdir. Kuvvetli îmân şöyledir ki, ateşin yakdığına, yılanın zehrieyip öldürdüğüne yakîn üzere inanıp kaçdığı gibi, gönlünden tâm olarak, Allahü teâlâyı ve sıfatlarını büyük bilerek, O’nun rızâsına ve cemâline koşmak ve gazabından, celâletinden kaçmak ve îmânı, mermer üzerine yazılan yazı gibi sağlam olarak gönlüne yerleşdirmekdir.îmân ile İslâm birdir. Kelime-i şehâdetin ma’nâsına inanmak, her ikisinde de vardır. Umûm ve husus ayrılıkları var ise de, lügat ma’nâları ayrı olmakla berâber, islâmiyyetde ayrılıkları yokdur.
îmân birşey midir, birkaç parçanın birleşiği midir? Birleşik ise, kaç parçadan yapılmışdır? Ameller, ibâdetler, îmândan mıdır, değil midir? îmânım var derken, inşâallah demek câiz midir, değil midir? îmânda azlık çokluk olur mu? îmân mahlûk mudur? îmân etmek, insanın elinde midir? Yoksa mü’minler zorla mı îmân et-mişdir? Eğer îmânda zor, cebr varsa, herkesin îmân etmesi neden emr olunmuşdur? Bunları ayrı ayrı bildirmek çok uzun sürer. Bunun için herbirinin cevâbını burada ayrı ayrı bildirmiyeceğim. Şu kadar bilmelidir ki, Eş’arî ve Mu’tezile mezheblerine göre, müm-kin olmıyan bir şeyin yapılmasını, Allahü teâlânın emr etmesi câiz değildir. Kendisi mümkin ise de, insanların gücü yetmediği şeyleri emr etmesi de, Mu’tezileye göre câiz değildir. Eş’arîye göre ise, bu câizdir. Fekat, emr etmemişdir. İnsanın havada uçmasını emr etmek böyledir. îmân olsun, ibâdetler, ameller olsun, Allahü teâlâ, kullarından gücü yetmediği şeyleri istememişdir. Bunun için, müs-limân iken deli olan, gâfil olan, uyuyan, ölen kimse, bu hâlinde tasdik etmekde değil ise de, müslimânlıkları devâm etmekdedir.cep telefon modelleri sizin icin yazdı.
cep telefon modelleri,
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder