spot telefon,ndan islam bilgisi8

 spot telefon


spot telefon,ndan islam bilgisi8 bugün spot telefon sizlere güzel islam bilgisini sunarken spot telefon cok emek verdi sizinde bunu bilmenizi istedik ve bu yazılarımızı okumanızı umuyoruz spot telefon diyorki Muhammed (S.A.V.) ismini hâvi olan âyetlerin doğru olmadığı iddiasına gelince: Müellif bu hususta beyhûde yere uğraşıp kendine zahmet vermiştir. Metinlerden cebri ve indî olarak çıkardığı netice ve deliller, temyiz ve mu-hâkemeye kaadir olan hiç bir kimsenin kabul edemiyece-ği birtakım safsata ve bühtanlardan ibârettir. Cunku, yukarıda söylediğimiz gibi, Kur’anın âyetleri nüzül ettikçe vahiy kâtipleri tarafından derhal yazılır ve hafızlar, tarafından ezberlenirdi. Bunların kıraatlerinde hiç bir fark görülmemiş ve işitilmemîştir ve zaten Kur’anı yazan, ezber-liyen ve bir yere toplıyan ashab-ı kiramın güzel ahlâk yüzünden edindikleri yüksek mertebeleri kendilerini çandan aziz bildikleri iman nurundan mahrum ecek olan bu Allah’ın kelâmını tebdil ve tağyir töhmetini kabule kafiyen müsâid değildir. Hazreti Ömer Resûl-i Ekremin ölümü haberini aldığı vakit teessüründen şaşırmış ve kılıcını çekip.Peygamberlerden başkasında bulunmıyacağına ka-ani olduğum üç hasleti onda gördüm, bunun üzerine îman ettim» demiştir.
Bu zat, Yahudiler’in ölim ve reislerinden ve Yusuf Aleyhisselâmın sülâlesinden idi. İslâmî kabul ettiği zaman kendisinin yahudilerden tezkiye edilmesini (sorulmasını) istedi. Bunlar huzuru saadette evvelâ:
 O bizim âlimimiz ve efendimizdir» dediler.
Abdullah meydana gelip Kelime-i Şehadeti söyledikten sonra:
Bilirsiniz ki; bu, Hak Peygamberidir. Niçin îman etmezsiniz?» deyince, Yahudiler:
Sen yakın söylüyorsun. Sen eçhel oğlu eçhel ve şerir oğlu şerirsin!.» dediler ve bunun üzerine Huzuru Peygamberîden tardedildiler.
Abdullah bin Selâm gibi âlim bir zatın Hazreti Pey-gamber’in Peygamberliğe mahsus olan alâmet ve sıfatları haiz olduğuna tamamiyle kanaat hâsıl etmeksizin, kendi din ve milletinden ayrılarak. İslâmiyet'i kabul etmesinin ihtimali yoktur. Hele kendisinden malûmat almağa muhtaç gördüğü bir adamın emri altına girmiş olmasını aklı yerinde olan hiç bir adam kabul edemez. Hâlâ Hirşfeld’in kalbi bile hakikati halde buna mâni olmadığı kitabının 25 inci sahi-fesinde:
Ben, bu kabilden bir (mentor) un Mekke gibi bir yerde meçhul kalmasını pek gayri mümkün addederim. Mu-hammed’in (S.A.V.) pek müstakil bir seciyeye mâlik olması böyle bir siyâsete taraftar olmasına ve yalnız bir mu-ailim,e itimat etmesine müsâid değildir.» demesinden anlaşılıyor.
Din hususunda Mekke'de bir muallime (okıl hocasına) muhtaç olmıyan Hazreti Muhammed'in (S.A.V.) Medi-
nede dahi buna ihtiyacımı) hâsıl etmiyeceği bedihîdir. Resû-li Ekrem ancak bazı günlük vak'alar hakkında Allah tarafından aldığı emir üzerine ashab-ı kirâmile meşveret etmiş ve siyâsetin esas direklerinden olan meşveret usûlü, Islâm Dini'nde bu veçh ile, teessüs etmiştir.
Müellif. «İlk vahiylerin elfaz kisvesine sokulmazdan çok evvel, Muhcnr.med’in, (S.A.V.) kendi zihninde mevcud olması lâzrmgelir. Yalnız eski peygamberlerin kıssalarını daha o zaman bildiğinde değil, amelî bir takım mebdeleri hazır bulundurduğunda şüphe yoktur» diyor.
Cevap. — Kur’an, « V a h y - i m.e 11 ü v » dür; yani Resûli Ekreme mahsus bir imtiyaz olmak üzere, Cebrail tarafından kendisine okunarak tebliğ edilmiştir. İşte bu sebebe mebni, bülega-yi arap yani arap beliğleri ve söz erleri onu tanzirden (bir benzerini ortaya çıkarmaktan) âciz kalmışlardır. Bu imtiyazın Hazreti Peygambere tahsisi de, en makbul sanat: Hazret-i Musa zamanında sihir ve Kczretj İsa zamanında hekimlik olduğundan, bu iki peygambere en büyük mûcize olarak, kavimlerinin bu sanatlarda en ileri gelen adamlarını âciz bırakacak derecede bir kudret verildiği gibi cahiliyet zamanında da Araplar'ın en sevdikleri ve övünme vasıtası yaptıkları şey fesâhet ve belagat olduğundan Kur’anın Hazreti Peygamber için, bu hususta bir mûcize olmasına Meşiyyet-i İlâhiye (Allah’ın iradesi) taallûk, etmiş olması hikmetine mebnidir. Yoksa kendi sözlerine Allah kelâmının metânet, halâvet ve tesirini vermek Hazreti Peygamberin değil, hiç bir
Müellif, « i k r a » ile başlayin âyet-i kerime hakkındaki mütalâalarına devam ederek, «Hiç kimse hiç bir zamanda bu cümleden daha ziyâde basiret ve dirâyetle bir cümle telâffuz etmemiştir. Bunu yalnız peygamberlik heyecaniyle ilân etmiş olsaydı, kendisinin Dün-ya'ya gelmiş olan en büyük dâhi olması lâzımgelirdi. Halbuki o, böyle değildi. Zekî ve pek ziyade mülâhaza ve me-haretli idi ve bildiğini âleme tebliğ etmeyi isterdi. Eğer biz sar'a nöbetlerini tarihî farzedecek olursak, o vakit İslâm’ın bu nöbetler vasıtasiyle değil, bunlara rağmen doğmuş olması lâzım gelir. Muhammed'in (S.A.V.) büyüklüğü, doğru olduğunu bildiği şeyi açıkça ilân etmesindeki cür'etten ibarettir. Bunu yapmak için ne kadar cesârete mâlik olması icabeder! Bununla beraber. Mukaddes Kitabın esası üzerinde sebatla durdu ve bütün Mekke devri esnasında orada kaldı. Mekke mev'izalarının hâvi olduğu hikâyeler, tavsifler ve kanunların kemiği ve eti Mukaddes Kitabın kertiği ve eti idi ve İslâm'da iyi ve tavsiyeye şâyân olan şeylerin cümlesini meydana getiren, bunlardır» diyor.
Cbvdp. — Kur’anı Kerimin fesâhet ve belâgati yalnız cümlesinde değil, bütün sûrelerinde mevcuttur. Bu husus, en salâhiyetîi Arap beliğ ve edibleri tarafından bile tasdik edilmiştir. Evet! Mekkenin azgın müşriklerine karşı vahdaniyet-i ilâhiyeyi ilân ve onların ibâdet ettikleri putları zem ve takbih etmek ve hattâ kendisini himâye edecek kimse kalmadığı zaman bile aslâ fütur göstermemek fevkalâde bir cesarete mütevakkıf olduğunda şüphe yoktur. Lâkin bu cesareti veren şey, kendisine Cenabı Allah tarafından vukubulan: «Müminlere yardım etmek bizim
Üzerimize hak oldu»(5î^') «Haberiniz olsun ki, Alloh’ın yardımı yakındır»(54) «O dahi — yani sevdiğiniz bir nimet daha — yakın zamanda bir fetih ve mazhariyettir. Bunları müminlere müjdele»(^s) «Sana şanlı ve şerefli bir nusret verecek» (55) gibi vaadlerdir ve bunlar daima tahakkuk etmiştir. Yoksa Resûli Ekrem.in ifâ ettiği vazife, bu yolda tesadüf ettiği müşkülât ve kendisine edilen cevrü cefalara tahammül insan tâkatinin üstünde idi. Kureyşin Beni Hâşim ile münâsebetlerini kesmesi Hazreti Peygamberin biricik hâmisi olan Ebu Tâlib'in vefatı gibi yeis verici ve fütur getirici vak’alar onu İslâma dâvetten menedemedi. Taifde ayak takımı kimseler kendisini tahkir ettiler, incitecek pek acı sözler söylediler, üzerine taşlar attılar. Mübârek ayaklarından kanlar aktı. Yanında bulunup vücudunu ona siper eden oğulları Zeyd’in başını yardılar. Efendimiz me'yûsen dönüp giderken bir yere oturdu ağladı. Zeyd:
 O bunu iyi bilirdi. Lâkin onun tekrarı, kendisinin bunda sebat göstermeğe kuvvetli surette karar verdiğini gösterir. Her vakitten ziyâde burada büyük bir dirâyet gösterdi ve tarihin büyük adamları sırasına geçmeğe lâyıktır. Bu kelimenin fikirleri anlamağa hiç istidatları olmıyan Mek-keliler'in âyetlerin Allah tarafından neş'et ettiğine dair kendisinin mütemâdiyen verdiği müheyyiç teminattan daha derin bir tesir icra etmiş olması lâzım gelir.»
Cevap. — Evet! Resûli Ekrem'in bu âyetin yapacağı tesiri pek güzel takdir ettiğinde şüphe yoktur. Lâkin şurasını düşünmek lâzım gelir ki fedakârlık. Allah yolunda yalnız akraba ve dostlarım terketmekten ibaret değildir. Bu sûrede, düşmanlar tarafından söylenecek sözlere mukabele etmeyip, sabretmek ve onlardan münâsip ve güzel bir suretle yani kavga etmeksizin bir tarafa çekilmesi emredildikten başka, gece kalk, yan gece veyohut biraz noksan veya ziyade namaz kıl ve Kur’an oku, senin üzerine ağır ve meşakkatli ahkâmı cami olan Kur’an inzal edilecektir («0) buyuruluyor. Bu halde Hazreti Peygamberin, bütün gün uğraştıktan sonra, gece yarısında uyanıp sabaha kadar ibadet etmesi de lâzımgeliyorken, Cenabı Allah alelâ-de beşer tâkatinin üstünde görülen bu vazifelerin yapılması için lâzım gelen kuvvet ve metâneti de Peygamberine ihsan buyurmuştur.TEVRATTA VAR MIDIR?
Burada, ebedî hayat fikrinin Mukaddes Kitabın hiç bir yerinde tasrih olunmayıp, dolayısile istidlâl edilmekle beraber, gerek Yohudiler ve gerek Hıristiyonlar arasında buna îmanın kuvvetli olarak yerleşmiş olduğunu ve
60 — Müzemmil, 2-5
Hazreti Peygamberin, onların bundan bahsettiklerini işiterek, bunu onların kitaplarında yazılmış olmaya muadil tuttuğu beyan ediliyor.
Cevap^. — Âhiret hayatının ebedî olması Mukaddes Kitabın hic bir verinde musarrah olmadığı halde acaba Yohudiler ne sebepten dolayı buna kuvvetli olarak îman ediyorlar? İşte Mukaddes Kitabın tahrif edildiğine delâlet öden hususlardan biri de, budur. AsılTevratta bunun mevcut olduğunda bizce şüphe yoktur. Çünkü, Hazreti Musa’nın bunu kabul etmemiş olması âhireti inkâr demek olur. Başka peygamberlerin cümlesi âhiret hayatına imanı dinin esas hükümlerinden saydıkları halde, onun kabul etmemesi pek büyük bir muhalefet olacağında şüphe edilemez. Halbuki peygamberler, itikat hususunda, birbirlerine muhâlif olamazlar. Çünkü, her ne kadar Cenabı Allah ibâ-dat ve muâmelâta dâir olan ahkâmı, devir ve asırların icaplarına göre, nesih ve tebdil etmiş ise de. hakikat olarak bildirdiği bir şeyi tağyir etmemiştir. Âhiret hayatı bir hakikat olduğu halde, onun daima hakikat olarak mahfuz kalması icabeder. Âhireti inkâr etmek, Allah’ın adâletini inkâr etmek demektir: Orada Dünya’da edilen iyilîklere mükâfat ve fenalıklara mücâzat, bu adâletin Icabındandır. Biz Tevratta Allah’ın «Babaların günahını oğullarda ve oğulların cğullarmda üçüncü ve dördüncü nesle kadar arar» diye nida ettiğine dâir bir fıkra görüyoruz ve bunu da tahrif eseri addediyoruz. Çünkü bir kimsenin irtikâp ettiği günah için diğerine mücâzat edilmesinin İlâhî adâlet ile te’lifini ka-b'l göremiyoruz. Kur’an-ı Kerimde: «Herkesin kazandığı vebal yalnız kendisine aittir. Hiç bir günahkâr başkasının günahını taşımaz»(6i) buyuruluyor. İşte adâletin mukta-zası budur.
ye sorulunca müphem bir cevap verirdi; ve bunu vâzıh olarak târifte olan aczini örtmeğe çalışırdı, diyor ve, irade hürriyetine delil olarak şu âyetleri gösteriyor:Hiç kimse başka kimsenin günahım yüklenmez. İnsan için kendi sâyinden başka bir şey yoktur» P). «Herkes kazancına bağlıdır — yani ameli hayır ise mükâfat, şer ise mücazat görür» «Her kim iyilik getirirse onun on misli kendisinin olur; kötülük getiren kimse de yalnız bir misli ile ceza görür. Onlar zulüm ve gadre uğramazlar» «Bugün herkes kazandığı ef'ale göre ceza görür. Bugün mükâfat ve mücazatta aslâ haksızlık yoktur»  «İnsan başı boş bırakılacak mı zannediyor?İradenin tahdidine —yani Cebre— delil olarak dahi şu âyetleri ileri sürüyor:O, dilediğini rahmetine sokar ve zâlimler için âhiret-te acıklı azap hazırlamıştır «İşte Allah dilediğini eğri yola saptırır, dilediğini doğru yola götürür» (®®); «Allah dilerse bütün nâsı hidayete erdirir»  «Rabbin dilediğini yaratır ve dilediğini ihtifar eder. Onlar için hakikî bir ihtiyar yoktur» (’®): «Allah rızkı dilediğine genişletir, dilediğine darlaştırır.»
gamberin şahsına atfedilen şeylerin cümlesi tevehhümden ibarettir. Kendisinin Pols'un Romalılar'a yazdığı mektuba istinat etmiş olması ihtimalin büsbütün dışında kalır. Vâkıa zikrolunan mektubun 14 üncüden 19 uncuya kadar fıkralarında: «Merhamet edeceğime ederim», «Ancak merhamet Allah'ın elindedir», «İstediğine merhamet eder ve istediğini çeklendirir.» sözleri görülüyorsa da Hazreti Pey'gamberin tâlim ettiği itikat cebr değildir, ki bunu teyid için Pols’un mektubuna müracaat mecburiyetinde bulunsun. Kur’anın hâvi olduğu âyetlerin cümlesi: «O nefsinin arzusuna göre söz söylemez. O Kur’an ancak kendisine edilen bir vahiydir» mazmununa göre Cenabı Allah tarafından vahy edilmiştir; ve vahyin vukuu esnasında şahsî irade münse-liptir (mahvedilmiştir).
Âyetler, arasında tevehhüm edilen muhalefet ve tezada gelince: Hakikati halde böyle bir ihtilâf yoktur ve olamaz. Çünkü «Onlar Kur’anı düşünmüyorlar mı? O, Allahtan başka birisi tarafından olsaydı onda çok ihtilâf bulurlardı» buyuruluyor. Kur’anda böyle ihtilâf görülmesi, âyetlerin mânalarının lâyıkile düşünülmeksizin yanlış anlaşıl-masındandır. Teessüf olunur ki bu yanlış anlayış İslâm âlimleri arasında büyük münakaşaları mûclp olmuş ve « K a d e r i y y e » ve «Cebriye» mezheplerinin meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Âcizane fikrimce, İslâm Dini'nde insanın irâdesinde hür olduğu «Her kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görecek, zerre ağırlığında şer İŞİ iyen de onu görecektir» ('^‘*) ve «O Allah ki, mevt ve hayatı hanginiz amel cihetinden daha iyi olduğunu
tâbirler İlâhî ilimden vahy olunmuştur. Bu ilmin haddi ve nihâyeti yoktur. Bu tâbirleri Hazreti Peygamberin karihasına atfetmek bedihî olan hakikate göz
Müellif bazı âyetlerden Hazreti Peygamberin ilk devirde halkı iyi idare edebilmeyi düşündüğü zaman, kendi onların hidâyet ve irşadına memur iken, bu hidayetin yalnız Allah'ın irâdesine bağlı olduğunu söylemekten ise kendine muhâlefet edenlere bunu kendi mes'uliyetleri altında vapm ş olacaklarını bildirmeyi maslahatın icabına daha muvafık gördüğünden, o vakit Yahudiler gibi insanın kendi ef'alinden mes'ul olduğu ve kıyamet gününde bunların hesabını vereceği itikadını talim ettiği halde, sonra amelî bazı sebeplere— düzcesi müsîümanları, «yazılan bozulmaz» itikadile muhârebeye saldırtmak maksadına— meb-ni, insanın ef’alinde büsbütün Allah'ın iradesine tâbi olduğunu beyan ettiğini istintaç ediyor; ve «Hiç bir günahkâr başkasın’n günahını taşımaz» meâlinde olan âyetini, hahamların —darbı mesel sırasına geçmiş olan— «İnsan hangi ölçü ile ölçerse ona da o ölçü ile ölçülecektir» sözünü. P‘*riyev’e seyahati esnasında işiterek, bundan aldığını söylüyor. Bununla beraber. «Cebriye Mezhebi» irade hürriyeti mezhebinin yerine kaim oldu, denilemez. Çünkü, en eski devirde dahi. Cebre delâlet eden âyetler vardır. Bu mütenâkız âyetleri telif etmeğe çalışmak faydasızdır. İhtimal ki Muhammed (S.A.V.) Pol'un Romalılar'a yazdığı mektupta münderiç bazı çümleleri kendi Cebriye mezhebini teyide medar addetmiştir. Tahsil görmemiş akıllar için insanın irade hürriyetine mâlik veya kadere tâbi olması meselesinde vâzıh bir fikir hâsıl etmek güçtür. Muhammed'in (S.A.V.) malûmatı biraz müphem idi: İnsanın ef'ali «Kitabı Mübin» de yazılıdır, derdi.
buyuruluyorsa da. Cenabı Allah âdil ve hakimdir, onun iradesi, bazı müstebit hükümdarların iradeleri gibi, keyfî değildir. Bunlar, hoşlandıkları bir kimse, fena bir adam da olsa, ona lütuf ve iltifat ederler; hoşlanmadıkları bir kimse, iyi bir adam olsa, ona gazap ve zulmederler. Lâkin Cenabı Allah’ın her iradesi adalet ve hikmetine müstenittir. Binâenaleyh o emrine itaat edenleri rahmetinden hariç bırakmayı istemediği gibi âsileri de rahmetine ithal etmeyi sevmez. Bunları, bir hikmet ve şefaate mebni, affederek, rahmetine ithal etse bile mûti, sâlih ve müttekî bir kulunu hiç bir vakitte rahmetinden dışarda bırakmaz. Çünkü muksit yani âdil, sabır, mütevekkil olanları sevdiğini ve hâin, müfsit, müsrif, mütekebbir, kâfir, müşrik ve zâlim olanları da sevmediğini bir çok âyetlerde bildirmiştir. Mümin ve müttekileri sevdiği halde rahmetinden dışarda bırakmayı istemesi tasavvur olunamaz. Çünkü bu, zulüm olur. Halbuki «Allah zerre ağırlığında zulm etmez; eğer zerre kadar iyi iş olursa onu iki kat eder» p®), «Senin Rabbin hiç bir kimseye zulmetmez» P") buyurmuştur: O, zulümden münezzehtir.
na istiğfardan ne menetti?» âyet-i çelilesi ve «Her doğan, İslâm fıtratı üzere, yani İslâm'ı kabul istidadı üzere doğar» Hadisi Şerifi mucibince, bir mâni yokken küfürde inat ve ısrar etmişlerdir; ve bunun tabiî neticesi de kalbin ve kulakların mühürlenmesidir. Bununla beraber, burada «Allah mühürledi» denilmesi de doğrudur. Çünkü küfürde inat ve ısrara bu neticeyi takdir ve tâyin eden Cenabı Allahtır. «Bu azaba ellerile takdim ettikleri şey —yani amelleri sebebiledir ve şüphesiz Allah kuluna zulmetmez» (8^), ve «Nefsin kesbettiği hayrın ecir ve sevabı ve şerrin de günah ve ıkabı kendisine aittir» P) meâlinde olan âyet-i kerimeler bu âcizâne mütalâamı teyide kâfidir.Rabbinin âyetleri kendisine yâdedildiği halde, ondan dönen, eliyle getirdiği mûsibetleri unutan kimseden daha zalim kim olabilir? Biz onların kalblerine, Kur'onı anlamamak için, perdeler; kulaklarına, işitmemek için, ağırlıklar koyduk» (s®) - meâlinde olan âyette ve diğer âyetlerde zikredilen perde ve ağırlıklar hep îman etmemenin, âyetlerden yüz çevirmenin, küfürde inat ve ısrarın neticesidir.
Kelâm âlimleri insanın iradesi dahilî bir takım sebeplere ve irade ettiği şeyin husûlü de haricî diğer bazı sebeplere bağlı olup, insan bu dahilî sebeplerin mahiyetini bilmediği gibi haricî olan sebeplerin de her vakit istihzarına da kaadir olmamasına mebni, iradesinin bu sebeplere tesiri cüz'î olduğundan bahs ile, meydano bir cebri mutavassıt (ortalama cebir) koymuşlardır.
Âcizâne zannıma göre, vâkıa istenilen şeyin husulüne âit olan sebeplerin tedâriki her vakit kendi elinde değilse de, dahilî denilen sebepler kendisinin tabiî meyli, terbiyesi,Kul fiilinin hâlikı mıdır, değil midir? mes’elesine gelince: Bu, mutasavvıflar indinde pek vahi yani boş bir mese’ledir. Çünkü «hâlk». vücûde getirmek demektir. Cenabı Allah’ın vücudundan başka vücut olmadığından, ondan başka hiç bir kimsenin hâlik sıfatiyle ittisaf edemi-yeceği bedihîdir. Kur’anı Kerimde dahi: «Sizi ve yaptığınız şeyleri o hâlketti» {^) duyurulmuştur. «Kuvvetin cümlesi Allahındır» (®®) nâss-ı celili mûcibince kudret ve kuvvet de ancak onundur. Binaenaleyh, kulların ef'ali, halk cihetile yani Allah'ın vücudunda ve onun kuvvetiyle vukua gelmek
kat geldi, müminler için öğüt ve yâdedilecek şey geldi» («»I mealinde olan âyette beyan buyurulduğu ve^mif Resûl Ekremin kalbini mutmain kılmak ve Lminlere nasihm olmak ıç,n vahy olunmuştur. Öyle İşitme ile bellenmiş hikayelerin Onun kalbine itminan veremiyeceği ve O'na
bunda Hazreti Ibrahime üc misafir geldiğinden ve bunlara üc ölçek has undan pideler, bir körpe ''® âl tereyağı ve süt hazırlandığından ve zevcesi Saraya bir oğlu^otacağı tebşir edildiğinden uzun uzadıya bahse-d dS gördük. Pek âdi bir tarzda ifade edilmiş olan bu vak'a Kur'anda. Allah kelâmına yakışan, mucez ve beliğ bir şekil almıştır. İşte tebeddül bundan ıbar^ır. Bunda Hazreti Peygamberin şahsına mahsus hiç bir sat yoktur.spot telefon sizin icin sundu.



spot telefon,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder